Tenzil - Tefsir - Tevil nedir, Tenzil - Tefsir - Tevil ne demek?

Kur’an’daki ayetlerin indiriliş (nüzul) nedenlerine göre anlamaya çalışma ve yorumlama biçimine tenzil denir. Tefsir, ayetlerin mânaları itibarı ile olay ve olgular ile örtüştürerek açıklama ve yorumlama biçimi; te’vil ise ayetleri mânaları itibarı ile kavramlardan kastedilen imalı, kinayeli, misalli anlam içeriklerine göre yorumlama biçimidir. Tevil döndürme, maksadına göre varılacak yere vardırma anlamlarını da taşır. Bu bağlamda tevil, ayetlerin tefsirinden farklı olarak içerik manalarınca ilahi düzeyde maksad edilen anlam neyse batıni manalarına döndürtülerek iç yüzüyle anlamlandırılması yorum biçimidir.

Tenzilen Kur’anı yorumlama Hz. Muhammed ve ashabının yaşamına ait rivayet bilgilerin senetli delillendirilmesi üzerine yapılmalıdır.

Tenzilen Kur’anın yorumlanması, Kur’an’ın Hz. Muhammed ve ashabının yaşamı üzerinden nasihatlandırılarak anlamlandırılması yöntem biçimidir. Kur’andaki kıssalar da bir yönüyle tenzil etme aklı (nasihatlendirme) üzeridirler.

Tefsiren Kur’anın yorumlanması ise akla hitap etmek zorundadır. Tefsir etmenin akla hitap etmesi mantığın kabul dairesinde Kur’ana yorum getirmektir. Genelde kabul gören Kur’an yorumu biçimi de tefsirdir. Tefsir dahilinde Kur’anı tenzil yorum biçimiyle de anlamlandırma da genelde kabul görür.

Lakin Kur’anı tevil etme biçimi ile yorumlama genelde kabul görecektir diye bir kaide yoktur. Çünkü tevil yorum biçiminde imâna hitap esastır. Kitab-ı Kur’anın kuddüs olan temizler tarafından sırları doğrultusunda anlaşılması, iman kuvvetine bağlıdır. İmanımız kuvveti ölçüsünce saf ihlaslı biçimde Kur’anı okumamız doğrultusunda özümüz olan Hakk bize mâna verir Ve biz, bize verilen mâna üzeri Kur’anı gizil anlamları itibarı ile anlar ve yorumlarız. İlahi düzeyde ilham, hatır, keşif ve sahih rüyalar doğrultusunda Kur’anı yorumlama, tevil düzeyinde zevkidir. Ferdi hikmet düzeyinde zevki olan bu yorum biçimi ferdi olarak hususiyette kabul görebilir. Lakin genelde kabul görmeyebilir. Çünkü genel akla tabidir. Ferdi hususiyet ise akla tabi olabileceği gibi zevke de tabi olabilir. Bu doğrultuda zevki yorum çokluğa dahi hitap etmiş olsa da genel olma anlamını taşımaz. Tevilen yorum biçiminde zevki bakışımlarda farklılıklar olacağından hususiyet söz konusudur. Genelde ise genelin akli kabul üzeri genel olması sebebi ile zevkin ferdiyetteki çokluğu akla (mantığa da denilebilinir) taşındığı için toplumsallık söz konusudur. Lakin ferdiyetteki zevk, akla taşınmadığı sürece toplumdan daha çok cemaatler söz konusudur.

Ferdler ve cemaatler ümmet olarak zevkte, toplum ise akılda kendini bulur. Bizler tevilen zevki yorumlarımızı akla hitaba taşıyamadığımız sürece ferdiyette ve cemaatte ümmet olmayı aşarak toplumsal düzeyde ümmet olamayız.

Kur’anı tevilen zevki yorumlarımız üzeri anlamlandırmalarımızdaki farklıklar doğrultusunda yaşamamız ferdi ve cemaat olarak birbirimizden ayrışmayı getirmemelidir. Zevki farklılıklar üzeri yaşamamız Kur’anın açılımı kabul edilerek zevk edinilmeli ve farklılıklarımızı ortak ilke ve iradelerde bütünleyici olarak görüp toplumsallaştırmalıyızdır. Bu toplumlaşma, geçmiş neslin zevki üzeri kültür düzeyinde başlamalı, yeni bir nesil üzerinden gerçekleştirilmelidir. Yeni nesil ferdiyet ve cemaate aşkın, topluma dönük olmalıdır.

Tevil yorum biçiminde esas imâna hitaptır. Bizler tevil yorum biçimindeki zevklerimizi tefsir düzeyine indirgeyebilirsek eğer genelde kabulümüz olabilir. Çünkü tefsir ispat etmeye dayalı yorum biçimidir ki tenzilin nasihatçi üslup yorum biçimi tefsirde ispatçı, zorlayıcı ve ikna edici üslup anlatımına yerini bırakır. Tevil’de ise üslup olarak yorum biçimi keşfe bırakılmış olarak muğlak anlatımlarda zevki olan muhabbette hâl aktarımı (transferi) ile feraset üzeri hem-hâl olarak direk anlatımlarda idrak etmeyi sağlayan biçimde görünür.

Te’vil yorum biçiminde ayetler Arapça anlam içeriğinden daha çok Rabb’ca anlam içeriğine göre anlamlandırılır. Ayetler Hakk’ın murad ettiği anlam içeriğince kulun tefekkürü, ilhamı, keşfi durumları ve düz yazı veya şiirsel doğuşatları üzeri vücud bulur. Ayetlerin, ayet sahibi tarafından kulda, kulun anlam ve kavrayışında veçhe düzeyinde vücuda getirilişi ve bu doğrultuda amelde biçimlendirilişi dilin sanatsal düzeyde kullanılışıdır. Te’vil dili bu yönü ile iman dolu gönülleri anlam farkındalığına getiren irşad dilidir. İrşad bu durumda Hakk’ın kulun dili üzerinden, kulunu ve kulu üzerinden hitapta bulunduğu kullarını cezbederek kendisine sevk edişidir.

Tevilde yorum biçiminin üslubu meczubane bir tavırda görünür dersek “teşbihte hata olmaz” sözü gereği hata etmiş sayılmayız. Lakin bu düzeydeki anlatımlarda ilmi irfan düzeyinde keramet belirdiği için imanımız doğrultusunda, kelamda kelim olan Hakk’ı müşahede edebiliriz. Ama tefsir yorum biçiminde Hakk’kı müşahededen daha çok tefsirdeki anlam yoğunluğu ile mâna perdesinde kalabiliriz. Bu durum tevilde de gerçekleşir. Tenzilde ise aklımızın hayal ciheti önde olarak geçmişin yaşam sahnelerinde kendimize yaşam dersi çıkartarak nasihatlerin hile-i rabbanisinde anlam buluruz.

Tevil biçimindeki yorumu ilkeler düzeyinde anlamlandırabilirsek eğer, akla hitap etmiş olarak tefsir düzeyine indirgemiş oluruz. İlkeler düzeyinde yorum dahi öznel yaklaşım sebebi ile zevki olduğundan genelde kabulü pek zordur. Bu sebepten dolayı Kur’an yorumu doğrultusunda İslam, ümmet yönü ile bütün faklılıklarına rağmen şeriatte toplumsaldır. Mümin olma ilkesiyle kardeşlikte (ihvan) hak yönüyle tarikatte ve cemaatlerde zevkte görünür. Muhabbetullaha erme yönü ile de hakikatte, bireyin müşahedesinde kulluğun ferdiyetinde görünür. Marifete erme ile yaşamda deneyimler ile zevkte ferdiyette görünür. Marifetullaha erme yönü ile ferdiyetin kendisinde sonlanır. Çünkü marifetullahta din ferdin yaşamında ekmelleşir ve ferd kendinde Hakk’ı şahsı ile bulur. Bu mertebeden sonra İslam irşada gelmiş ferdin yaşam ahlakında görünür.

Bu anlatımdan da edinilecek anlayışa hitaben şunu belirtmek gerekir ki İslam Kur’anın tenzil, tefsir ve tevil yönleri ile anlamlandırılarak yaşamımızda belirir. İslam, Kur’an ve Resulullah sünnetinin yorumlama farklılıkları sebebiyle her ne kadar şeraitte ümmet olma yönü ile toplumsal olsa da; fikir ve amellerdeki farklılıklar sebebi ile mezhep, cemaat ve ferdiyette, ayrışımlarda görünür. Bu da Hakk’ın hep yeni bir şe’nde (tavırlarda) bulunması sebebi ile ontolojik olarak zorunlu bir durum olduğundan İslam genelde olmasa da cemaat ve ferdiyette evvelinde olduğu gibi ahirinde de garibtir. Cemaat ve ferdiyetlerde bu gariblik içinde Hakk’a karib (kurbiyet) olunur.

Tenzil ayetlerin iniş dizgesindeki sistematiği ile tefsir ayetlerin mâna içeriğinin âlemlerle ilişkili bağıntılılığıyla, tevil ise ayetlerin mâna içeriğinin iç yüzü ile alakadar anlam yoğunluğu ve anlam derinliğiyle alakadar yorum biçimleridir. Tefsir yorum biçiminde olay ve olgulara yönelik dışsal ve akla hitap söz konusudur. Tevil yorum biçiminde ise tinselliğe yönelik içsel ve iman doğrultusundan deneyim üzerinden akla hitap söz konusudur.

Tenzilde Kur’an mitselleşir. Bu mitselleşme üzerinden Kur’an imanımız doğrultusunda zevk ile tefsir ve tevil edilmelidir. Çünkü mitsel anlatım iman doğrultusunda duyguların sevgide yoğunlaşmasını sağlayarak zekanın kavrayışını güçlendirir. Bunun içindir ki tenzil temelli bütün tefsirler, her ne kadar öğütçü olarak akla hitap etse de genelde betimleme düzeyinde edebi anlatımlar içerir.

Tenzil düzeyindeki anlatımlar genelde Hz. Muhammed efendimiz ve onun ehli beyti ve eshabı ile olan yaşamı sonucunda gayri Müslim, münafık ve müşriklerle olan yaşantısının mitselliği üzerinden biçimlenir. Fahri kâinatın yaşantısı üzerinden tenzil yorum biçimi oluşur.

Tefsir yorum biçiminde ise kimi zaman tenzil yorum biçimine iye anlatımlar doğrultusunda anlamlandırmalarda bulunulurken, Kur’an Fahri Kâinatın (S.A.V) mitselliği üzerinden anlamlandırıldığından olsa gerek ki, mitsel akıllandırma temelli olarak bir çok mutasavvıf mitsel anlatımlarda Kur’an’ı tefsir düzeyinde anlamlandırmışlardır.

Bu mitsel anlamlandırmalara örnek olarak mantık-ul tayr, Mesnevi, Amak-ı hayal gibi eserleri gösterebiliriz. Bu eserler her ne kadar doğrudan Kur’an tefsiri olarak görünmese de, içerik anlam temalarında ayet hükümleri üzeri biçimlendiklerinden eşsiz tefsir örnekleridirler. Mevlana’nın Mesnevisini tefsir olarak ele alırsak mitsel anlatımı ile söylediklerimizi çok güzel anlamlandırır.

Lakin tenzil temelli Kur’an tefsirlerinin genel bir çoğunluğu da şer’i hükümler doğrultusunda kuralcı bir düzeyde anlatımlar görülür. Böylesi bir akıl işleyişinde insan zekasından daha çok insan yaşamına şer’i hükümler doğrultusunda yön vermeler görünür. Dinde mezhep imamlarının ve bu doğrultuda hareket eden tefsircilerin Kur’an’ı anlayışı ve açıklayışı bu doğrultuda gerçekleşir. Bu da dinde fıkıh demektir.

Kanaatim o ki ilk tefsirler fıkıh doğrultusunda olmuştur. Mutasavvıfların manevi zevkleri sebebi ile tevil ettikleri anlamları hak boyutuna taşımaları ise mitsel biçiminde sonradan ortaya çıkmıştır.

Kanaatim o ki günümüze kadar gelen en yetkin tefsirlerden bir tanesi “Risale-i Nur” külliyatıdır. Tefsir için anlattığım tefsir aklını bu külliyatta rahatlıkla görebiliriz. Lakin “Risale-i Nur” geçmiş tefsir biçimlerinden ilmi anlamlandırmaları ile ve yaşamda mitselliği temel alan anlatımları içerse de daha çok mantıksal çıkarsamalarda örneklemeler yapması ile farklılık arz eder.

Bu yönüyle “Risale-i Nur” takdire değerdir. Fıkıh temelli, tefsire aşkın İslam’ın ilim cihetine ve bir çok müslümanın akla yönelmesine vesile olarak büyük hizmet vermiştir. Günümüzün bir çok tefsircisi de meşrebleri farklılık arz etse de bu aklın uzantısında bulunur.

Genelde ahlaken tenzilciler şükürcü, tefsirciler metihci, tevilciler ise hem metihci, hem de şükürcü olmalarının dahilinde irfanları doğrultusunda meczub bir hâlleri vardır.

Tefsir yorum biçiminde, tefsirde aklın temelini muhkem ayetler oluşturur. Tevilde aklın temelini ise müteşebbih ayetler biçimlendirmiş olsa da her muhkem ayetin dahi müteşabih yönleri olduğundan yorum olarak tevilsel anlamlandırmaya açıktır.

Tefsirde genel olarak örneklemeler olur, konunun aklı gösterilmez. Mesela ahlak örneklemeler doğrultusunda betimlenir. Ahlak ahlak olarak anlamlandırılmaz. Tefsirin bu cihete taşınması gerekir. Bu da arı kavramsal yorumlama olarak görülür. Günüme kadar gelen bütün tefsircilerin de eksiği budur.

Tevil yorum biçiminde Kur’an, akli zorlamalardan daha çok iman ehline hitap içeren yorumlarda anlamlandırılır. Bu yorumların kabulü kişilerin imanı derecesine göredir. Bu yorum düzeyinde anlamlandırmalarda bulunmak ise Hakk’a olan yakinliğimiz derecesindedir.

Tevil yorum biçimlerinde ebced, huruf, havas v.b. zevki ilimler doğrultusunda anlamlandırmalar gene olarak görülür.

Her ne kadar Kur’an’ı Kur’an kavramlarının asıl anlamları doğrultusunda arapça’nın kaideleri üzeri akli temeller üzerinden anlamlandırmayı tevil yorum biçimi olarak görenler olsa da bu yorum biçimi dahi tefsir yorum biçimine dahildir. Çünkü öncelikli olarak bu yorum biçimi imandan daha çok akla hitaptadır. Tevil öncelikli olarak imâna hitaptadır.

İlk tevil eserleri genel olarak havas ilmi üzeri görünür. İmam el Burini’nin Şems-ül Maarif eseri havas ilminde kaynak kitap olarak gösterilebilinir.

Tevil, ayetlerin gizil ve iç yüzü ile alakadar yorumlar içerdiği için tevilsel yorumların iman ile kabul edilmesi önceliklidir.

Ebced, huruf, havasstan başka, ayetlerin tevili kişinin Hakk’ka olan yakinliği istidadınca ayan olan ve kişinin irfan zevkinde görünen yorum biçimi de vardır ki asıl tevil budur. Ama havass ilminin zevke dair çok zevki tevil yorum biçimleri de vardır.

Bu noktada havas ilmine hususen değinmek gerekir. Havas, esmaların ve Kur’an ayetlerinin belirlenmiş bir niyet üzerine riyazat ölçüsü dahilinde virdler edinilerek hafi veyahut cehri usulde okunuşu ilmidir. Bu ilmi ilim yapan niyet üzeri virdlerin sonucunda murad edilene erilmesidir.

Havass ilimde mühim olan nükte, kişinin ihlas üzeri iradesinde kuvvetli ve kararlı olması gerekir. Bu da aktif meditasyon durumudur. Havasın bu durumu niyet üzeri beklentiler ve kişilikle alakalıdır. Lakin beklentisiz, riyazat üzeri yapılan virdlerin sonucunda kişi arınarak, ayetler veya esmaların okunması sonucunda oluşan enerji yoğunluğuna (nurani yoğunluğa) göre etkileşim sonucu ulvi âlemlerin ruhani mahlukatları (melek ve ruhaniler) ile ilişkilerde bulunur. Ayrıca Hakk’ın nurani tecellisi ile feraset ve tasarruf melekelerinde kuvvetler edinir.

Zaten bu ilmi ruhani ilim yapan da virdler sonucunda kişinin ulvi olan nurani âlemlerden beslenerek ve melâikeden yardım görerek meleke edinilmesi ile iradesini yerine getirmesidir. Bu da kişinin tasarruf melekesi edinmesinin bir yöntemidir.

Kur’an ayetlerinin asıl olan tevilinde ise ayetler gizil anlamları ile iman dolu gönüllerin kabulüne irşad ve irfan bilgisi olarak sunulur.

Böylesi tevilin iki yönü vardır. Bir yönü ile kulluk perdesinde ayetlerin tevil edilişi, bir yönü ile de ayetlerin irfan sahibi velinin yaşamında vücuda gelişi vardır ki bu yönü ile tevil, ayetlerin yaşamda deneyim yoluyla yaşanması ile yorumlanışıdır.

Kur’an ayetlerinin müşahede yolu ile kulluk perdesinde tefsir, tevil edilişi ayetlerin fenâ mertebeleri düzeyinde algılanışının sonucunda kavranışının dışlaşmasında yorumlanışıdır. Ayetlerin velinin yaşamında, velinin ayetin kendisi ile hemhâl olup vücuda gelişi sonucunda yorumlanışı ise Hakk’ın halifesi olan kulunda ayetleri üzeri bu âlemde tezahürüdür. Ve Hakk kitab-ı mukaddesini kendisi koruyan olarak velisi üzerinden yaşamda vücuda getirişi ile yorumlatır. Böylesi bir veli ayetullahtır, halifetullahtır, ve kitabullahtır. Bu da Kur’an ayetlerinin tevilen bekâ mertebelerinde zevk edilişidir.

Genel anlamda ayetlerin bu tarzda tevili Hayy ismi tecellisinde bulunulan velilerin doğuşatlarında görünür. Buna örnek olarak “Benden başka ilah yoktur” (Nahl, 12) ayetini yorumlarsak: bu ayetin bekâsında hâl ve mâna veçhelerinde vücud buluşunu şu doğuşatlarda müşahede edebiliriz “Ete kemiğe büründüm Yunus diye göründüm” (Yunus Emre). “Niyazinin dilinden çağırırım dost dost” (Niyazi Mısri), “Bu gün benim Emre’de karar kılan” (İsmail Emre). Anlatır olduğum zevkin anlaşılır olması adına isimleri geçen sultanların kaynak eserlerine bakılabilinir. Bu ayetin nurani âlemdeki tecellisi de ehline ayandır.

Bu ayetin genel tevil yorumlarından başka hususi bir yorumu da evliyaullah içinde bu ayetin vücuda geliş mertebesini bekâsı ile kendi olarak bulan bir velinin rablerin rabbi makamında velileri tasarrufu altında tutması ile Hakk’ın hükmü üzeri hüküm vermesini örnekleyebiliriz. Bu ayette Hakk, varlığının kabulü istencinde, Hakk’lığının haykırışında Hakk’lığına davette olarak ikazda bulunduğu içindir ki bu ayet Hakk’kın kendi şahsına daveti ayetidir. Mesela bu ayet bağlamında tevilen Abdülkadir Geylani’nin kendi zamanı ve kendisinden sonra ki sekiz yüz senede bulunacak velayet erbabını kasten “Bütün velilerin boyunları ayağımın altındadır” Hakk tecellisini örnekleyebiliriz. Bu sözü ile Hz.Şah-ı Hakk, Abdülkadir Geylani üzerinde bütün velayet erbabı velileri varlığına davettedir. Ama bu kelam Abdülkadir Geylani hazretlerinden velayet erbabına hitaben tecelli ettirilmiştir. Bin sene müceddidi olan nübüvvet ehli ve velayet ehli veliullaha değil.

Bu ayetin havas ilmine malik kişi ise melâikelere dahi tasarruf etme melekesini edinebilir. Çünkü bu ayetin hükmünde Rabb-ül âlemin’in, Rabb-ül âlemin nurları olan melâike-i ala, başka bir değişle nokta-ı kibriya nurları tecelli buyurur.

Bu ayetin tefsiri ise Hakk’ın kendi şahsına, kendi şahsı ile şahit olduğu ve kendi varlığının ahadiyetini, ikaz edercesine haykırarak kendisine ortaklar koşan kullarını vahidiyetinin müşahedesine davetkar olarak “la ilahe illallah” demeye ve “la ilahe illallah”ı yaşamaya davet etmesidir. Bu ayette Hakk, şahsı ve şahsının fiil ve sıfatlarında kendisine ortak koşulmamasının ikazının uluhiyet tavrındadır. Bu da ilahlık tavrıdır. Bu ayet ki bize kulluğumuzun vazifesi olarak Hakk’tan başka ilah olmadığını kabul ederek, biz de dahil olmak üzere bütün mahlukatın üzerinden her gün yeni bir tavırda bulunan Hakk Teâla’yı iman dolu bakışımlarda mahlukata aşkın olarak, fiillerinde O’nu sezerek, esmalarında O’nu kavrayarak, sıfatlarında O’nu bilerek müşahede etmemizi işaret ettiği gibi, ayrıca ayetleri (varlığına delil) ile O’na yaşamda yol tutmamız gerektiğini de işaret eder.

Bu anlatıma farklı bakışımlarda olarak bir çok tefsiren yorum eklenebilir. Lakin anlatımda dikkat edilmesi gereken nükte ayetler tefsir edilirken Kur’an disiplininde başka ayetlerin temeli ışığında anlam kazandığıdır. Zaten ayet demek delil demektir. Delil demek ispat demektir. Kur’an ayet disiplininde cevap ve gerçeklik ispatını kendinde barındırır. Bunun içindir ki mükemmel bir tefsir, ayet yorumunun yorumlanan ayetin anlamlandırıldığı düzeyde açıklayıcı ayetlerle yapılması ile gerçekleşir. Böylesi bir tefsirde Kur’an kendisini kendisi ile yorumlayabileceğimiz mucizevi ayet disiplinine sahiptir. Zaten en mükemmel yorum biçimi yorumlanan yorumlama nesnesinin kendisini kendi varlığı ile yorumlamak değil midir! Kitap olarak Kur’an ise bütün mukaddesliği ile kendine kendindeki ayet açılımı ile yorum getirir. Kendisini tefsir düzeyinde yorumlayan ise Kur’anı Kur’anla yorumlamış olur.

Kanaatim odur ki günüme kadar yetişen tefsirlerin ayrıntıları ile olmasa da genelin eksiği tefsir edilen Kur’an ayetlerindeki kilit kavramların olgu düzeyindeki durumlarını betimleme düzeyinde anlamlandırmalarına rağmen, anlamlandırılan olgunun mantıksal düzeyde olurunun akli tanıtlamasını arı anlamlandırma düzeyinde yapmamış olmalarıdır. Mesela ahlakın genelde niceliksel düzeyde betimlemelerle anlamlandırıldığına şahit olurum. Lakin ahlak olarak ahlakın kendisinin niteliksel durumunun aklını anlatana rastlamadım. Veya aklı, aklın nicelik özellikleri ile anlatıldığına şahit olmuşumdur. Lakin aklı aklın kendisinin niteliksel özellikleri ile anlamlandırana rast gelmemişimdir. Felsefi boyutta verdiğim kavramsal olguları elbet ki anlamlandıranlar olmuştur. Tefsir boyutunda buna rast gelmedim. Bu anlatılandan kastım böylesi bir anlatımın olmadığı değil, bu fakirin böylesi bir anlamlandırma yorum biçimine rastlamadığıdır. Varsa eğer ne mutlu ki var. Bu anlatımda kast etmek istediğim sonuç, Kur’andaki kilit kavramları işaret ettikleri olgunun sıfat betimlemesi ile anlamlandırılmasına aşkın, olgunun kendi niteliksel varoluş aklını dolayımsız olarak o olgunun kendisi ile anlamlandırmaktır. Günümüze kadar ulaşan tefsirlerin tamamı tenzile iye betimlemelerden ibarettir. Eğer Kur’anın kilit kavramlarını arı düzeyde anlamlandırır ve edindiğimiz anlam yoğunluğunda da Kur’an’a bakabilirsek, Kur’anın anlam derinliğinde eşyaya aşkın şahsa iye bakışımlarda Hakkı daha iyi anlayabiliriz. Sonuçta ise O’na daha çok hayret ve hayran olmamızı sağlayan anlayış yetimizle (melekemiz) O’nu müşahede edebiliriz.

Bir olgunun aklını bilmeden onu yorumlamak o olgunun etrafında dönüp durmaktır. Mühim olan yorum biçimi olgunun kendisini yine olgunun kendisi ile anlamlandırabilmektir.

Kur’anı Kur’andaki kilit kavramlar üzerinden Kur’anın kilit kavramları kullanış ahlakına göre anlar ve Kur’ana bu düzeyde bakabilirsek eğer kendini kendindeki anlam derinlikleri ile bize bizde olarak kendini açan mucize bir eserle karşı karşıya kalırız. Böylesi bir yorum tarzında Kur’andaki kilit kavramların (ahlak, akıl, ruh, nefs, Ben, Biz, O, Ahad, Samed, v.b.) aklı üzeri Kur’anın hitap üslubuna göre ikili tarzda anlamlandırarak Kur’anı Kur’anla tefsir etmekte oluruz. Tefsirin hakkı da budur.

Tevil’de ayetler yorumu yapılan konunun sembolleri gibidirler. Bunu da hususen belirtmek gerekir. Kur’an farklı yorum disiplinleriyle okunduğunda kitap içinde kitap olma özelliğindedir. Böylesi durumda Kur’anın kendindeki genel anlatımı sebebi ile genel olan kapsayıcı anlam yoğunluğunu anlayabilmek için ve Kur’anda bütün varlık makamlarının mertebe düzeylerine göre zikredilmesi sebebiyledir ki Kur’anı anlayabilmek için varlık makamlarını mertebe düzeylerine göre hatm-i meratip etmiş, Kur’anın anlam yoğunluğuna kendi anlam derinliğinde vakıf olan yaşayan Kur’ana yani Mürşid Kâmil’e intisab etmek gerekir. Böylece Mürşid Kâmil’in terbiyesinde arınarak Kur’anı yaşayanından okumak ve bu deneyim üzeri anlayarak yaşamak gerekir. Böylesi yaşamak ise Kur’an’daki varlık makamlarını mertebe düzeylerine göre seyr-i sefer sonucunda hatm-i meratip etmektir.

Kur’an yaşanarak anlaşılarak ve yaşam deneyimi sonucunda kavranması üzerinden yorumlanacak kitaptır.

İşin özü şudur ki; Hakk Teâla’nın kuddüs esması tecellisinin bizde görünüşe geldiği ihlas dolu imanlı bir gönül ile Hakk’a yönelerek Kur’anı yaşadıkça kişi ve Kur’an okudukça gönlüne vahiy düzeyinde her an Kur’an inzal olur. Bu, yaşamda Kur’anın tenzilidir. Kur’anın yaşamda okunuşudur.

Her an yaşamında tenzil olan Kur’anı makam ve mertebeleri düzeyinde hâlince yaşamında muhabbetullahta anlamlandırmanın müşahedesinde ise kişi irfan dolu bir gönülde kendi yaşamında Kur’anın tefsirini bulur. Kur’anın yaşam tefsirinde Hakk ile bekâ mertebelerinde hemhâl olan kişi Kur’anı kendinde Hakk ile tevil etmekde bulur.

Başka bir deyişle de Kur’an’dan Hakk konuşur. Hakk’tır okuyan olarak Kur’an. Kur’an’da okuyanı anlamak Kur’anın tenzili. Okuyanı okudukları düzeyde kavrayarak tevhidte yorumlamak Kur’anın tefsiri, okuyanın Kur’anı kişinin kendisinde dili olarak yaşamında okuması ise Kur’anın tevilidir. Biz Kur’anı okuyanın (tanıtlayan) okuyanlarıyız (anlamaya, yorumlamaya ve yaşamaya çalışanlarıyız).

Başka bir deyişle de Kur’an okunması ve yaşanması düzeyinde bize, Muhammed Mustafa ümmeti olmamız şerefi sebebiyle vahyediliyordur ve yaşamımızda ilkesel biçimde hâl ve mâna veçhelerinde vücuda getirilerek biçimlendiriliyordur.

Tevil ilmi için hususen belirtmek isterim ki Kur’anın şer’i bilgisi doğrultusunda abidler ve zahidler genelde Kur’anın teviline havas ilmi yönünde yönelmiş, aşıklar ise Kur’anın teviline mâna yönü ile yönelmişlerdir. Tarikat pirlerinde ise tevilin her iki yönü de görülür.

Tenzil, Tefsir ve tevili anlamlandırmak adına örnek vermek gerekirse eğer “seni hoşnut (mutmain) olacağın bir kıbleye yönlendireceğiz” (Bakara, 144) Tenzilen bu ayet İslam’ın ilk kıblesi olan mescid-i aksa’ya yöneliniyor olunması sebebi ile Yahudilerin dedikodular çıkarması üzerine Hz. Muhammed efendimizin müteessir olması sebebiyle Mescid-i Haram’a yönlendirileceğini işareten indirilmiştir.

Tefsiren bu ayette belirtilmek istenen madden bize sıkıntı veren her olay ve olgudan manen Hakk’a yönelmemiz işaret edilir. Ayrıca bu ayette kalplerin Hakk’tan hoşnut olarak ve Hakk ile mutmain olmasından dolayı âlemlerdeki Hakka yönelişimizden daha çok sevgi ile kendi üzerimizde hazır olan Hakk’a yönelmemiz gerektiğini de işaret edilir. Bu yorum tevile yakın bir yorumdur. Ayet ayrıca gösterdiği akıl itibarı ile her yeni ilkesel oluşum ve doğuşun kendisi, bireylerin sembolleri ile biçimlenerek manen mutmain olmaları için ilkenin ereğine varımlarının araçları olan semboller ile yaşamda biçimlendirildiğini bize işaret eder.

Mealen “seni hoşnut (mutmain) olacağın bir kıbleye yönlendireceğiz” denilirken İslam dininin Hakk’ın iradesi doğrultusunda Hz. Muhammed Mustafa efendimizin kişiliği ve yaşam koşulları üzerinden biçimlendiğini görürüz. Ayetteki mutmain etme ve yönlendirme durumu ise Hakk’a yönelişimizin huzur ve huşu ile olması gerektiğini, bu sebepten Hakk’a yönelişimizde bizi ilahi huzurdan ve huşudan uzak kılacak olay ve olguların sonucu olan rahatsız oluşlarımızdan arınmamız gerektiğinin aklını da görebiliriz. Eğer ereğe varımda huzur ve huşu istenmiş olmasaydı da vuku bulan olaydan dolayı sonuna kadar sabır istenmiş olunsaydı, kıblenin değiştirilmesine gerek kalmayacağından bu ayetin nüzulü söz konusu olmayacaktı.

Ayette Hz. Muhammed efendimizin gönlünün incinmesi sebebi ile mutmain olacağı bir kıble ile müjdelenmesi habibullah oluşuna da işaret eder.

Tenzil ve fıkhen bu ayet salâtlarımızda Hakka yönelmemizin sembolik aracı olan Mescid-i Haram’ın kıble olacağının müjdesini vermiştir. Bu düzeyde müjde hükmünü yitirmiş olsa da ayetin gizil haberler yönü ile Hakk ehli olan Muhammedilere bize tevilen işaret ettiği bir çok müjdeleri vardır.

Bu ayet Hz. Muhammed efendimizin yaşamı üzerinden ilahiyatın biçimlendiğini göstermesi sebebi ile efendimizin Resullüğüne de işaret eder. O beşeri yaşamında ilahiyatın biçimlendirildiği ahlakı üzeri ilahiyatı yaşayan olması ile resuldür. Muhammedi olduğumuz içindir ki, bu ayet bize de tenzil edilmiş olduğundan dolayı tevilen, bin dört yüz küsur sene önce Hakk’a yürümüş Efendimiz Muhammed (SAV)’ın muhabbetinden O’nun ölmeyen dirilik makamı olan Resulullah oluşunun muhabbetine ermemizi müjdeler. Şeriat ehli Muhammed Mustafa’ya yönelir. Ehil olan Muhammedi ise yaşamında zuhur düzeyinde Hakk’ın bu âlemde aşikar olduğu Muhammed olan Resul’e yönelir.

Bu ayet tevilen; Muhammedi olanların şeriat düzeyinden, âlemlerde fiillerde sıfat, esma, ayet tavırlarında, imanları doğrultusunda aşikar olan Hakk’ın varlık seyrinde, tehzihen maddeye aşkın tevhit bakışımından teşbihen ademiyette tecelli eden Hakk’a hakikat düzeyinde yönlendirileceğine işaret eder. Çünkü Muhamediler Muhammediyetin gereği olarak her ne kadar tenzihen Hakk’a rücudadırlarsa da fıtratları gereği teşbihen insana yönelmek zorundadırlar. Bu sebepten dolayı Muhammediler fıtratları gereği Muhammediyetin maddeye bakan yönünden ve tenzihen Hakk’a bakan yönünden mutmain olmazlar. Muhammediyetin resulullah mertebesindeki Hakkın insandaki hususi tecellisine rücu ederek asli zevkinden hoşnut olur ve huşu içinde şeriatın gereğini yaşarlar.

Bu da seyri seferde bulunan Muhammedinin gönül kıblesini, âlemlerde hazır melâikesi ile nazır olan Hakk’tan, tecelli ettiği Mürşid-i Kâmil olan insan-ı kâmile yönlendirilmesi, bu yönlendirilişinin seyri sefer sonucunda kıblesi olan insan-ı kâmil’den Muhammedinin kendinde hazır melâikesi ile de melekeler düzeyinde nazır, feraset ve tasarrufta aşikar olan Hakk’a yönelmesi demektir.

Ayrıca bu seyri sefer sonucunda Muhammedi olanın kâinatta melâikeleri ile bedenimizde ise melekelerimiz düzeyinde sıfat, esma ve ayetleri ile aşikar olan hak kıblemizden gönül mertebesinde şahsı ile ahadiyetinde zati tecellide bulunan Hakk’a yönlendirileceğini de ayet hükmü sebebi ile zorunluluk olarak tevil etmek gerekir.

Mescid-i aksa vahdete işaret eder, Mescid-i Haram ise ahadiyete yani Hakk şahsına işaret eder. Vahdet Hakk’ın âlemleri kapsayıcı bir sıfatıdır ki bütün İsrailoğlu peygamberleri bu sıfat üzeri âlemler üzerinden Hakk’ın vahdet sıfatı üzeri O’nu vahidiyet mertebesinin ve Rabb-ül âlemin makam tavırlarının müşahedesinde bulunmuşlardır. Bu doğrultuda yakinlik mertebelerinde seyir etmiş ve nübüvetleri de bu doğrultuda olmuştur.

Muhammediyette ise bu anlatılan seyre aşkın Kabe’nin bölümsüz ve tek oluşu ile Hakk’ın şahsını ahadiyetini işaret etmesinin doğrultusunda bu ayet için tevilen söylenecek olan insanın Şahsı İlahiyi kendinde bulabileceği zorunluluğu sebebi ile asli olan kendi varlığına yönlendirileceğidir. Çünkü hiçbir Muhammedi Hakk’ın fiilde sıfat, esma ve ayet tecellisinin âlemler ve bedensel durumu üzerinden zuhurundan, Hakk’ın şahsına kıyasen hoşnut olmaz, huşu bulmaz. Kulluk perdesinde âlemler ve kendisi üzerinden Hakk ile müşahede yakinliğinde bulunan Muhammedi, ahadiyetinde mutlak varlık olarak şahıs olan Hakk’ın şahsını, O’na dışsal bir durumda müşahede edememesinin zorunluluğu sebebi ile kendisine, gönlünde olana yönlendirilir. Ve Muhammedi, gönlünde kendi olan Hakk’ın şahsı ile huzur ve yaşamında huşu bulur.

Muhammediyenin Muhammediyet mertebesinden makam-ı Mahmut olan Ahmediyet makamına yönlendirilişi de bu ayeti kerîmde işaret edilir. Hz. Muhammed Muhammediyetinden daha çok ereği olan Ahmediyetinden hoşnuttur.

Muhammedilerin tamamının bu sebepten zahiren mâna kıbleleri Muhammed mertebesi olsa da batınen gönüllerinde mâna kıbleleri Ahmediyet makamıdır. Çünkü bu makam şahsı Ahad-ı ilahinin Rabb-ül Âlemin olarak tecelli buyurduğu makamdır.

Anlatılanlar doğrultusunda belirtmek gerekir ki bu ayet Hakk’ın şahsı ve tavırlarına kinaye seyr-ü seferde tavırları ile bulunandan şahsı ile enfüste olana yönlendirici bir hüküm üzeri uzakta bulunandan yakinde olana yönlendirileceğimiz anlamını taşır.

Bu tevilden sonra belirtmeliyim ki İslamiyet, Muhammediyet dairesi ile hakikatin şeriatında biçimlendiği durumdan, irşad ehli naib-i nebi olan veliullah ile irfan öğretisinde şeriat üzerinden hakikatinde anlayış zevkinde biçimlenecektir. Çünkü Hz. Muhammedin yönlendirildiği ve kademe kademe yükseltildiği Makam-ı Ahmediyet tezahürüyle marifetullah mertebesinin makamıdır. Ahmediyet makamının yaşamda tezahürü marifette seyirdir.

Ayette geçen “Biz” lafzı ile Hakk’ın bütün melâikesi vahidiyetleri ile Muhammed makamından ahadiyet makamı olan Ahmediyete, Muhammediyeti yönlendirerek gönüldeki zati tecellisi ile muhammediyeti ahmediyette biçimlendirdiklerini de işaret eder.

Ayrıca Hz. Muhammet’ten sonra velayet ehlinin kutbu olan Hz. Ali’den (Şah-ı velayet) sonra Hz. Abdulkadir Geylani hazretlerinin velayet kutupluğuna geçişi söz konusudur. Böylece Muhammediyet üzeri Ahmediyeti kıble edinmiş hak velilerin manevi kutbu Abdulkadir Geylani olmuştur. Lakin Abdulkadir Geylani hazretleri melâike sıfatlarının ilahi düzeyinde zuhura gelişidir, Şahs-ı Ahad mertebesinin değil; Bu sebepten dolayıdır ki bu ümmette Hatem-i evliya olan ve naib-i hatem-i enbiya olan bir kişinin Şahsı Ahad’ı ilahinin bu âlemde iz düşümü gibi zuhuru söz konusudur. Bu dahi “Biz” lafzı ile melâikenin genel anlamda Muhammedileri bu şahsın sevgi ve muhabbetine yönlendirmesi ile huzur vermesine işaret eder. Ayrıca ayet Muhammedilerin, İslam dini hakikatlerinin aşikara taşınması ile yaşam sevinci huşusunu bulacaklarını işaret eder.

Ayetin havas tevili ise bu ayetin üzüntülü, kederli ve sıkıntıda olduğumuz hâllerimizden kurtulmak ve yaptığımız işlerin daha hayırlı olması için bir hafta boyunca riyazat dahilinde virt edinilmesi gerekir.

Havas ilminde dikkat edilmesi gereken hususiyet, niyetimiz üzeri niyetimize uygun ayetlerdeki kelimelerin virdler sonucunda meleke düzeyinde kâinattaki melâike ile etkileşime geçmemize yardımcı olmasıdır.

Bu da bize dini İslam da hitap-muhatap durumunda üslup üzeri dilin kullanımının ne kadar mühim olduğunu gösterir. Dini İslamda dil aklın dışlaşması olduğundan “akletmez misiniz!” ayeti ile dilde kavrayış düzeyinde yetkinleşmez misiniz buyrulmaktadır. Bu doğrultuda ayette kelimeleri öğreten Hakk’ın, akletmemiz ile hikmet üzeri amelde kendisine varmamızı da istenmektedir. Çünkü dil iradi olarak ikna ile aklen değişim ve dönüşümümüzün aracısıdır.

Kur’an ayetleri genel anlatımları sebebi ile ilahi düzeyde evrensellerdir. Evrensel oldukları içindir ki Ku’an her zamanda muhatabını bulan bir kitap olması sebebi ile her zamanın kitabı ve kendini yaşayan muhatabının yaşam el kitabı olarak, yaşayanında dirilerek, manen vücuda gelen ilkesel değişim ve dönüşüm sağlayan, ölümün değil dirilişin kitabıdır.

Konumuz olan tenzil, tefsir ve tevilin anlaşılması adına bir çok ayet yorumlanarak örneklenebilinse de verilen örneğin konumuzun anlaşılması adına yeterli olduğunun kanaatindeyim. Örnek verilen ayetin ders mahiyeti kıbledir. Kıble ise Hakk’a yönelişimizin aracısıdır. “Akletmez misiniz!” ayeti tefsiren kıble edinmez misinin, Hakk’ı müşahede etmez misinizin dillendirilişidir. Bu doğrultuda niyette kıblesi Hakk, yönelişinde âlemler olan niyette kıblesi şahs-ı ahad, yönelişinde kendisi olan insanın Hakk’ın şahsına seyri seferde iken hüzün ve yaşamsal sıkıntıları üzeri kıble edindiği bir mertebeden kıble edineceği başka bir mertebeye doğru yönlendirileceğini belirtebiliriz. Her yeni oluşum düzeyinde doğuş, geçmişin yozlaşmış yıkıntıları (Mescidi Aksa ve İsrailoğulları zihniyeti) ile değil, ait olduğumuz, kendisinden varolduğumuz asliyeti ile hep ayakta duran, evvelimiz olan geçmişimiz üzerinden (Mescidi Haram-İsmail tecelliyatının uzantısı) gerçekleşir.

Geçmişin yozlaşmış yıkıntıları üzeri Hakk’a yol tutamayız. Geçmişin yozlaşmış yıkıntıları üzerinden sıkıntılarımız, hüzünlerimiz doğrultusunda Hakk, atalarımızda göremediğimiz hakikati üzeri bizi kendine yönlendirir.

Seyri seferde ise hep yeni bir hak mertebeye yönelişimiz, geçmiş olduğumuz mertebelerin yeni mertebeye kıyasen eksikliğinin hüznü, tatmin etmemesinin sıkıntısı üzerine gerçekleşir. Kişi mertebesinden hoşnut ise seyri seferi bitmiştir. Eş deyişle ilkeye iye yaşarken ilkemizle tersleşen, bizde ilkeye kıyasen eksik ve zanlı bilişlerimizin sıkıntısı ve hüznü üzeri, ilkeye iye daha yetkin bilişte ve yaşam biçiminde bulunmaya doğru güdüsel olarak yönleniriz. (Bilerek veya bilmeyerek)

Geçmişin eksik ve yanlış durumları ekmel olana yönelmenin araçları olma durumu için kusursuz birer hiledirler. Rabbim Allah’tır ki O hileyi Rabbanisinde de sübhan iradesini yerine getirendir. Rabbimin mekri (tuzağı hilesi) şeytanların hile ve tuzaklarından büyüktür. Çünkü onların şeytanca kıyas ve hileleri Rabbimin maksat üzeri iradesine hizmettedir. Bunun içindir ki Hz. Muhammed zamanında İsrailoğullarının şeytanca kıyas ve kelamları Hz. Muhammed efendime, anlayışı ve yaşamına karşı bir hile ve tuzak olması sebebiyle efendimin tevhiden ekmele yönelişine sebep veren bir hizmettir. Bu da Hakk’ın kendini batıl üzerinden tecelli ettirerek batılı zayil etmesidir. Kıble değişimi de bu akıl üzeri gerçekleşir. Bu anlatmış olduğum bakış açısı ise yorumlamak için verdiğimiz ayetin anlam yoğunluğunu açıcı ayetler ile tefsirinin aklıdır.

Ayetleri aklen açıklayıcı ve destekleyici ayetler ile yorumlamanın disiplinini kendinde bulunduran Kur’an dan bu doğrultuda yorumu uzun tutmamak kaydı ile bir örnekleme yaparsak. Tevhidin gereği olarak her şeyde imanımız doğrultusunda Hakk’ı müşahede etmemiz gerekir. Yukarıda kıble edindirilmemize dair açıklayıcı tenzil tefsir ve tevil yorumlarına paralel bir örnekle devam ederiz.

Hz. Eyüp buyurdu ki “Şeytan bana dokundu” (Sad, 41) Hz. Muhammed efendim buyurdu ki “Senden sana sığınırım” Rabbim Allah buyurdu ki “Başlarına iyi bir şey geldiğinde Allah’tan biliyorlar başlarına kötü bir şey geldiğinde ise senden biliyorlar de ki her şey Allahtan’dır” (Nisa, 78) Şeytan da dedi ki “beni bir maksat üzeri azdırdın.” Anlatmak istediğim yaşamda iyiliklerimizi Allahtan biliriz de kötülük bildiklerimizi ise şeytan ve tayfasından, üçüncü kişilerden biliriz. Başımıza gelen olaylarda şeytan mesul dahi görünse de yaşadığımız olaylar aslında dolaylı yoldan Hakk’tandır. Şeytan Hakk’ın dolaylı yoldan kullandığı bir hile-i rabbanidir. Bu sebepten dolayı yaşadıklarımızda şeytanı değil, “ya rabbi senden sana sığınırım” diyerek Hakk’ı hikmeti üzeri müşahede etmemiz gerekir.

Bu Muhammedi olmanın lütuflarından ve gerekliğindendir. Yaşam sıkıntılarına Hakk’tan değil de şeytan veya başka kişilerden dolayı yakalandığımız zannından kurtulmak için vicdanen kıblemiz olan Hakk’a yöneltilirsek eğer vicdanen her şeyin Hak’tan olduğu bilinci ile Hakk’ı her durumda müşahede ederek karşılaştığımız her türlü sıkıntılı olay ve olgudan daha hayırlı olana yönlendirildiğimizi görürüz.

İslam tarihi hakikati ile Kur’an’ı ve Kur’an’ı farzlar dahilinde kendi risaleti üzeri yaşayan Resulullah’ın sünnetini yorumlayarak toplumsal etkenler dahilinde yaşanmasından ibarettir. Bunun dışında Kur’an’ı ve sünneti heva ve zanları üzeri yorumlayarak yaşadığını söyleyen birey, cemaat ve mezhep toplulukları, İslam’dan uzak ve İslam olduklarının zannındadırlar.

Kur’an ve Resulullah sünneti, keyfi sebepler doğrultusunda yorumlanır ise eğer, Kur’an ve sünneti böyle yorumlayanların imanından şüphe etmek yerinde olur. Bu doğrultuda “aklı ile Kur’an’ı yorumlayanın imanı gider” hadis-i şerifini de belirterek Kur’an yorumlamanın kriterinin Resulullah’ın ilkesel yaşam biçimi üzeri risaleti olduğunu söylemek gerekir.

Yorum yapma yeterliliği elbetteki akıl iledir. Lakin Hz. Resul hadisinde heva üzeri akl etme ile Kur’an’ı yorumlamamamız gerektiğini imlemesinde bulunur. Hz. Resul hadisinde Kur’an’ın yorumlanamaz olduğunu belirtmiyor. Bilakis, Kur’an’ı heva üzeri akl etme ile değil Hakk’ın, düşünüldüğünde mânasını kendisinin verdiği akl etme ile olması gerektiğini imlemektedir.

Öyle ise, Kur’an’ı Kuddüs esmasının tecellisinde ihlas ve Subbuh esmasının tecellisinde Hakk’ı düşünen olarak fikreden, zikreden bir gönül sahibinin ilmi irfanı ile yorumlaması gerekir. Her kişi, ihlası ile, zikir ve fikir etme ölçüsünce Kur’an’ı anlama ve anladığı ölçüde yorumlama hakkına sahiptir. Lakin hevaya düşerek yalan üzeri uydurmalar yaparak Kur’an’ın yorumlanması hariç.

Her kişi ihlası doğrultusunda temiz olan gönlünce akl etmesi sonucu Kur’an’ı anlayabilir. Edindiği anlayış doğrultusunda Kur’an’ı tenzilen ve tefsiren yorumlaması doğaldır. Lakin tevilen Kur’an’ı yorumlamak “düşündüğünde mânasını veren Ben olurum” hadis-i kutsisinde buyuran Hakk’ın, feraseti yüksek kulunun dili ve yaşamı üzerinden kitabının gizil anlamlarını risalet düzeyinde bu âlemde dışlaştırması ile olması gerekir.

Kur’an’ın gerçek içeriği olan anlamlarını bildirmek, “o zikri biz indirdik biz, elbette onun koruyusu da biziz” (Hicr, 9) ayetinin tevil hükmü gereği sahibine ait bir iştir. Kur’an’ın gerçek sahibi Hakk Teâla’nın, kitabını gerçek anlamları ile, enfüsü, afakı göstererek ve yaşatarak veli kulu dilinden bildirmesi, veli kulun risaleti olarak görünen varidatıdır.

“Heva üzeri yorumu ve ilahiyat üzeri yorumu nasıl anlayacağız” denilecek olur ise; bakınız Kur’an’ı yorumlayanın ahlakına ve risalet üzeri Kur’an yorumlarına. Şayet ahlakullah, sünnetullah, Kur’an ayetleri ve Resulullah’ın ilkesel yaşantısı ile çelişen ve bunlara aykırı düşen bir durumla karşılaşırsanız ve vicdanen rahatsız olursanız, vicdan terazisinde yanlış olanı ve doğru olanı ayıracaksınızdır.

Kur’an’ı yorumlama melekesini edinenler de bilmelidir ki risaleleri genel olarak herkes tarafından kabul görecek diye bir kaide yoktur. Ayrıca kabul görmesi de söz konusu olamaz. Çünkü farklı anlayış biçimleri ve düzeyleri üzerinden ilmin sıfat olarak insanda belirmesi sebebi ile, insan yer yüzünde ilmince ve ilmi düzeyinde yaşadığınca halifetullahtır. Hakk Taâla dilese idi herkesin iman etmesini, mümin eder idi herkesi. Bu sebepten dolayı risalet sahibine düşen vazife, risalenin kabul edilip veya edilmemesi değildir. Risalet sahibi sadece bildiğini bildirmek ile mükelleftir. Böylesi risalet üzeri Hakk Taâla, dilediğine iman verir, hidayet eder; dilediğine de küfür verir, delalete sürükler.

Kur’an bütün makam ve mertebelerin bütünsel ve aşkın durumudur. Kur’an’daki makam ve mertebelerin yaşantımızda belirmesi hâldir. Hâl, öznel ve kalıcı varlık durumu olan makamın nesnel belirlenimi olan (sıfat durumu) mertebesini (düzey durumu) fıtraten yaşamımızda belirişidir. Hâl’in mertebesinin bizde kalıcılığı ise hâlin makam edilişidir.

Kur’an hitabı üslubu Hakk’a ve hakikate davet üslubudur. Bu da Kur’an’da makamlar üzeri mertebelerde (fıtratları üzeri) yaşayanlara, yaşayanların hâlini muhatab alarak başka bir mertebeye veya makama davet üslubu disiplininde görünür. Bu davet üslubunda Kur’an, muhatab aldığı kişinin fıtratına göre, onun anlayışında biçimlenir. Bunu anlatmaktan kastım, Kur’an yorum düzeylerinde (tenzil, tefsir ve tevil) yorum yapanın Kur’an’ın hitap ve muhatab ilişkisinde ki makam ve mertebelerine göre farklılıklar arz etmesini göz ardı etmemesidir. Çünkü Kur’an’daki her ayet, muhatabın fıtratına göre farklı anlam içeriği barındırır. Kur’an’ı yorumlarken, Kur’an makam ve mertebelerine göre yorumlamak doğaldır. Lakin Kur’an’da hitap muhatab ilişkisi içeren diyaloglardaki muhatab kişilerin hâl durumu üzerinden de Kur’an’ı yorumlamak gerekir. Yani dialoglardaki muhatabların psikolojik hâllerinin analizi üzeri ve bu hâllerin evrensel durumları üzeri Kur’an’ı anlamaya çalışmak ve anladığımız üzerinden bu hâllerin evrensel olması sebebi ile çevremizde ve kendi üzerimizde gözlemleyerek tahlil etmemiz gerekir. Bunu da Kur’an’dan Hakk’ın bize dolaylı hitabı olarak bizi bize göstermesi olarak görmek gerekir.”Kur’an ile insan ikiz kardeştir” hadisini bu anlam doğrultusunda da farklı bir açıdan kavrayabiliriz.

Bu efendim Resulullah Muhammed (as) hadisleri için de geçerli bir durumdur. Efendim buyurmuştur ki “Allah’ın şahsını düşünmeyiniz. Çünkü siz O’nun kadir kıymetini bilemezsiniz” Bizler efendimin böyle buyurması üzerine Allah (cc) şahsını düşünmememiz gerektiğini sanırız. Lakin efendim bu hadisinde kimlere buyurdu ise, onların hâl durumunun Allah’ın şahsını düşünmeye ve O’nu kadir kıymetince hakkıyla bilmeye müsait olmadıklarını işaret etmektedir. Aynı hadisten, bütün insanlığa, emir düzeyinde bir yasaklama getirildiği anlaşılmamalıdır. Çünkü bilinmeyi istedi ise Hakk, kendisini hakkıyla bilecek kullar da yaratmıştır. Bu sebepten dolayı, Kur’an ayetleri ve hadis-i şeriflerdeki hitab edilen kişi mertebelerinin hâl durumlarına da hitap edilen üslup üzeri dikkat etmek yerinde olur.

Bilinmelidir ki her yorum, habir olan bilenin ilkesel düzeyde tabir ve tasvir etme belâgatı ile muhatabını bulur. Kur’an’da Hakk, şiirsel üslup ile gönülleri, anlatımdaki makam ve mertebelerin tabir ve tasvir üslubu ile geneli muhatap alır.

Her tabir, soyut ve somut anlatımlar içerse de tasvir edildiği düzeyde anlam kazanır. Tabir etme, anlatımda bulunanın iradesine iye, anlatılanın nitelik ve nicelik kıpıları üzeri olsa da tasvir etme tabir edilenin düşüncede anlam kazandırılarak veçhelendirilmesidir. Eş deyişle tabir, iradeye iye ilkesel anlatımdır, tasvir ise anlatılanın manen hâli olarak biçimlendirilmeye çalışılmasıdır. Anlatım nesnesinin, anlatılanın düşüncede evvela kendinde olan anlayış ve bilgi düzeyince tasvir edilişi ile özgünleşmesi sonucunda tabir edilmesi söz konusudur. Anlatıma muhatap olanın, anlatımı tasvir edişi sonucunda kendindeki irade ve anlayış tutumunca özgünleştirmesi ve bu doğrultuda anlatımı tabir edişi söz konusu olduğundan, Kur’an’ı kendimizde tasvir ve tabir ettiğimiz düzeyde anlamlandırır ve yaşamımızda görürüz. Bu doğrultuda Kur’anın muhatabı olan herkes Kur’an’ı kendinde özgünleştirdiğinde, özgünleştirdiği kadar anlıyor ve anladığı kadar yaşıyordur.

Yukarıda anlatılan sebepten dolayı, Kur’an’ı muhatabımız alırsak eğer, bir mürşid-i kâmil olarak O’nu kendimizde özgünleştirdiğimizce manen vücuda getiriyor olmamızdan dolayı O’nu herkes kendinde yaşamalıdır. Çünkü herkesin fıtraten esma-ı hassı gereği iradesi ve anlayışı doğrultusunda hayat duruşu (yaşam tavrı) farklılıklar arz eder. Herkesin varlığının hikmetsel nedeni ise bir birlerine göre olan farklılıklarında gizlidir.

Herkes Kur’an’ı keyfi değil ilkesel düzeyde kendince yaşamalıdır. Zaten Kur’an’ı, Hakk’ın üzerimizdeki ilahi tavrı olan Rabblik sıfatı üzeri (esma-ı hassımız) okur ve yaşarız. Aslında ise bizlerin Kur’an’ı her tasvir ve tabir edişi, Hakk’ın bizlerde esma tecellisi gereği anlamlandırması ve özgünleştirerek yaşatmasındandır.

Her tefsir ve tevilde bulunuşumuz sonucunda Kur’an inzal olurken bu biçimde inzal olan Kur’an yaşamımızda manen vücud bulmuş olarak tenzil edilir. Böylesi bir tenzilde Kur’an bizde özgünleştiği hâl ile risal edilir.

Tenzil - Tefsir - Tevil ne demek? Paylaşın:
Sözlük'de arayın:
Bu web sitesi İstanbul Tevhid Okulu tarafından kurulmuştur.
Sözlük

Kutb-ül İrşad

Kutb-ül İrşad, irşad ile vazifeli, zamanının mürşid-i kâmilidir. Peygamberin nübüvvet varisidir. Yüz sene, dörtyüz sene ve bin sene mücedditleri bu makamda kara...

Kutb-ül İrşad nedir?
Sözlük

Mücahede

Kulun Hakk ve dinine gayreti melekesinin kulda coşkunluk oluşturması, kulu amele sevk edişi ile alakadardır. Kulun gayreti sonucu Hakk ve dinine hizmet etmenin ...

Mücahede nedir?
Sözlük

Üçler

Üçler, zamanının manevi bilgi kaynaklarıdır; Okyanuslardan sorumludurlar....

Üçler nedir?
Sözlük

Mesih

Mesih, bir şey üzerinden el yürüterek mesh eden, bir şeyden bulunduğu durumu gideren anlamına gelir. Hz. İsa’nın mesih oluşu ise: 1) Eşyanın tabiatına Allah’ın...

Mesih nedir?
Sözlük

Korku (Havf, Haşiyet, Heybet)

İnsanın mevcudiyetine zarar geleceği çekincesine korku denir. Refleks olarak korku hariç, bu korku tanımına girecek olan her türlü korku durumu (ölüm, fakirlik,...

Korku (Havf, Haşiyet, Heybet) nedir?
Sözlük

Düş - Rüya

Derin uykuda yaşadığımız rü’yetlere düş denir. Aslında düş keşif, berzah ve yakaza hâllerinide görülen, tamamı rüyalar yani görüntüler (vizyonlar) olarak isiml...

Düş - Rüya nedir?
Sözlük

Sitem

Sitem her şeyi Hakk’tan bilen salikin, Hakk’tan geldiğinin imanı ile karşılaştığı imtahanlardaki müsibet ve belalara karşı yakarma ve yalvarma ile Hakk’a rücu h...

Sitem nedir?
Sözlük

Sünnet

Sünnet yasalar, adetler anlamına gelir. Hakk için sünnet Hakk’ın yasaları (sünnetullah) anlamında kullanılır, Hz. Resul için sünnet ise adetler anlamında kulla...

Sünnet nedir?
Sözlük

Akl-ı Küll

Hakk’ın irade-i külliyesi doğrultusunda, melâikesinin bütünsel muhabbeti sonucu beliren ikame, idare ve idame tecellisinin evrensel bilinç olması durumuna akl-ı...

Akl-ı Küll nedir?
Sözlük

İmtihan

İmtihan denemek ve tecrübe etmek anlamındadır. Sufi dilinde imtihan Hakk’a iman eden kulun, iman etmesi sebebiyle imanındaki kararlılığın dertler ve hile-i rab...

İmtihan nedir?