Akış nedir?

Akış kavramı tasavvufta kullanılmaz, manevi bir hâl sebebi ile irdelemek gerekir. Fiziğin gösterdiği kadar biliyoruz ki mekandan bahsediliyorsa eğer, melâike (kuantum düzeyinde kuvvetler) düzeyinde bir (elektromanyetik) hareketlilik söz konusudur. Cüziden (mikrodan) külliye (makroya) kadar ne varsa bir biri ile ilişkide bir akış içindedirler.

Cüziden külliye kadar her ne varsa, varoluşu iki temel prensipte, günümüz dili ile söylenirse eğer elektromanyetik kuvvet etkileşiminde vuku bulur. Bu iki temel prensip (sünnetullahtan) 1) noktadan noktaya noktalanma zorunluluğu, 2) sarmal zigzagda hareket etme zorunluluğu.

Birinci prensipte melâikeyi noktanın (kuantum tanecikleri) muhabbetleri (elektromanyetizmada gerçekleşir) sonucu noktalıktan, halk edişle noktaladıkları külli düzeyde küre-i noktalar (felekler) var etmeleri söz konusudur. Noktadan noktaya prensibi kütleden kütleye halk ediliş ile dışlaşma prensibidir. İkinci temel prensip ise melâike-i alâ olan melâike-i noktanın muhabbetlerindeki cereyan prensipleri olan hareket prensibinin, halk ediş dışlaşmasında külliyat üzerinden de aynı biçimde gerçekleştiğidir.

Cüziyattan külliyata kadar ne varsa bu iki prensip üzeri, yani mikrodan makroya her şey elektromanyetik düzeyde varlık bulur ve sarmal zigzagda hareket eder.

Sarmal zigzag spiral bir biçimde hareket etme zorunluluğudur. Ve elektromanyetik ortamlarda hareket edebilmenin gerekliliğidir. Zaten bu biçimde hareket etme sebebi ile makrodaki gök cisimleri küre veya küremsidir.

Kâinatta hareket, mevcudiyetin birbirleri ile cereyan eden ilişkilerinden ibarettir. Cereyandan kasıt akıştır.

Kâinattaki akış şuur ve tinsellik üzeri Hakk’ın şahsının tavırlarında biçimlenir. Yani fiziken sarmal zigzag üzeri gerçekleşen akış, tinsel olarak ilahi tavırlarda biçimlenir.

Görüntüler, melâikenin suret tavırlarıdır. Suretler ise her ne kadar ilahiyat ile varoluşta olsalar da ilahiyatı, suretlerde kalan bir bakışım sebebi ile bize göstermezler.

Suretlerin iç dinamikleri ve dışarıdaki diğer dinamiklerde bir biriyle ilişkide bulunması akışın mekanik zorunluluğu gibi görünmesi, Hakk’ın ilahi olarak akışta ulvi tavırlarda bulunmasının mekanikte örtünüşündendir. Aslolan O’nun tavırlarda olduğudur; sünnetullahta mekaniğin prensiplerinde O’nun örtünmesi değil. Mekanik ilkeler üzeri akıştan ibarettir. Suretler her ne kadar Hakk’ın hakikatini göstermeseler de, yasalar üzeri akıştaki mükemmellik sebebiyle Hakk’ı işaret eder.

Vicdana gelen bir insanın mekanikten, aklen sebep-sonuç ilişkilerinden ilkesel düzeyde düşünerek kurtulması için ise, Hakk’a iman etmesinden başka bir çıkış yolu yoktur. Yani Allahtan kaçış mümkün değildir. Fıtratı gereği insan Hakk’a iman ederse eğer geçmiş meşreblerine fenâ seyri ile, gelecek meşreblerine bekâ seyri ile seyr-ü sefer sonucunda tekamül (olgunlaşma) bulması ile fakr makamına ererse, Hakk ile varlık bulmuş olarak, akıştaki tinsel seyrin noktalandığı, akışın bittiği yer olur.

Akışın bittiği noktadan kasıt, kâinattaki akışın bitmesi değil, insanın Hakk’a olan şevki ile tekamül seyrindeki, insanın hâlden hâle devindiği istikameti Hakk olan akışın noktalanmasıdır. Çünkü “bir varın varlığı o varın varoluşu ile bilinir” prensibi gereği Hakk Hakk ile bilinir. Hakk’ı bilmek ise insanın şevk ile zamanda mertebeden mertebeye, hâlden hâle, makamdan makama geçme akışı ile vuslatta gerçekleşir. Böylesi akışın tekamül sonucu ise lâ-keyfi ve lâ-misli bir biçimde Hakk’ın zatına varmak ile kulun akış seyrinin bitmesidir.

Böylece kâinattaki mekanik akış değil, kâinatın varoluşunun nedeni olan insan için, kâinatın tinsel düzeyde insana akışı ve insanın tekamül mertebelerindeki seyr-ü sefer akışı, insanın Zat-ı Ahad’a varımı ile noktalanır.

Zat-ı Ahad için varlığının dışında bir yerin mevcud olmaması sebebi ile başka bir yere akışı söz konusu değildir. Sadece kendi varlığında varlıksal tavırlarda bulunur. Bu da sünnetullahı üzeri (mekaniğin yasaları) ahlakullah tavırlarında seyridir.

Hususen zevk adına belirtelim ki kulun Zat-ı Ahad’a varımından bahsetmek tevhid dilinde vuslat sürecini belirtmek içindir. Kulun Zat-ı Ahad’a mekansal ve şahıs düzeyinde varımı söz konusu değildir. Söz konusu olan kulun kulluk perdesinde fenâ bulmasıdır. Çünkü Zat-ı Ahad‘ın karşısında kul örtünüşünün dışında başka bir zatın bulunması mümkün değildir.

Bu hususiyet için “Seslendim, sesimi duyan olmadı; baktım, gördüğüm olmadı” hadisi kudsisini ve “O var idi, yanında da kimse yok idi” hadisi şerifi ve bu hadisten hareketle “kamekan öyledir” Hz. Ali kelamını yad etmek zevk olur.

Anlatılan bağlamda Hz. Ali’nin “O’nun künhüne (özüne) varılmaz” kelamını belirterek, kul künhe varamaz çünkü künhte kul kulluk perdesinde fenâ bulduğundan kul değildir; bu makamda Hakk ise şahsı ile Hakk’tır, kul ile değil.

Bu bağlamda Hakk’ın şahsına varan için tinsel akış sonlanmış ve bu sonlanışın sonucunda kulluk perdesine dönen kul, Hakk ile Hakk’ı bilen, Hakk ile Hakk’ı ahlak tavırlarında yaşayan resul olarak geçmiş tekamül mertebelerine, hâllerine ve makamlarına nazar eden bir dönüş ile bütün meşreblerin akışta olarak kendisine devindiği nihayettir (erek de denilebilinir). Resule itaatin Allah’a itaat olduğunu, anlatılan bağlamda düşünülmesi yerinde olur.

Anlatır olduğum seyir, hayy sıfatında Hakk’ın kayyumiyeti ile Resul-ü Ahmed mertebesinde bulunuşudur. Bu mertebede bulunan Hakk’tır. Kul ise Hakk’ın bu mertebesinde Hakk’ın şahsının ulvi tavırları üzeri yaşayan olarak mertebeler O’nun mertebesi, hâller ulvi tavırlarda olarak O’nun hâli, makamlar da O’nun makamıdır. Ve böylece O mertebe, hâl ve makamların nihayetinde bulunur çünkü bu mertebede esas olan Hakk’ın diriliğidir. Kişi, mertebe, hâl ve makamları var eden Hakk’ın diriliği üzeri şuurlanışının hâliyle diriliğin birliğindedir.

Resul-ü Muhammed mertebesinde ise kul, Hakk’ın diriliğine Muhammedi şuurla örtülü, Hakk’ın diriliği ile ilahi tavırlarının ahlak olarak yaşamanın seyrinde bulunur; bu da zaten “sen atmadın, Allah attı” ayeti uyarısı ile işaret edilmektedir.

Bu iki mertebe arasındaki fark Hakk’ın kuldaki şahsı ile dirilik durumu değil iki mertebede bulunanların şahsı ile diri olan Hakk’a O’nun diriliğini O’nun ahlak tavırlarında yaşarken kulluk perdesi ile örtülü olma veya olmamaları ile alakalıdır.

“Habibim, evliyanın (dostlarımın) ahvali Bendendir” hadis-i kudsisini bu bağlamda şöyle yorumlarız: Ahvali Hakk’a ait kul, ahvalinde Hakk’a örtüsüz müdür yoksa ahvalinde yaşadığı Hakk’a örtülü müdür?

Resul-ü Ahmed mertebesinde örtüsüz, Resul-ü Muhammed mertebesinde ise ahvalini yaşadığımız Hakk’a örtülüyüzdür. Lakin Muhammediyetin akıbeti Ahmediyet olduğundan, “sen atmadın, Allah attı” uyarısı üzeri örtülü kulluktan şahsın diriliğindeki örtüsüzlüğe yükseliş olur. Böylece muhammediyet gök mertebesi olan ahmediyete terfi etmiş olur.

Böylece gökler ve yerlerle bir olan, geçmiş meşrebler ve gelecek meşreblerde diriliğinin tavırlarında bulunan Hakk ile bir olduğundan gökler, yerler ve meşrebler, küre-i arzda Ahmediyet mertebesinin zuhurunda cem’ olarak noktalanır. Evliyaullahın seyri de bu mertebenin tafsilatı seyridir. Bu mertebenin islamda başlangıcı Hz. Resul ve ashabın büyükleridir. Hz. Şah-ı Velayet, Muhammediyetin batın tarafı olan Ahmediyet tarafının bu âlemde uluhiyet tecellisi kapısı olması ile bu mertebenin velayetinin başlangıcıdır. Lakin bu mertebe evliyanın tafsilatı sonucunda Hazreti Hatem-i Evliyada tekamülünü bitirir.

Hz. Ali Şah-ı Velayet olarak bu mertebenin (Ahmediyet) uluhiyet seyridir. Hz. Resul ise bu mertebenin (Ahmediyet) rububiyet seyridir. Her ikisi de bu mertebenin zuhura gelişidir. Bu babta ”Ali bendedir, ben Ali’deyim” kelamını hususen belirtmek gerekir. Yani Hz. Ali bu mertebenin uluhiyet sıfatlarının kendisinde karakterize oluşu seyirindedir. Hz. Muhammed efendimiz ise bu mertebenin rububiyet sıfatlarının kendisinde karakterize oluşu seyrindedir. Tecelli-i zati değil zati tecelliye bu iki mubareğin kutbiyetinin lütfu ile erilir; sıfat, esma ve ayet tecellilerine ise diğer veliullahın kutbiyetlerinin lütfunda erilir.

Sözlük

Mucize

Kerametin peygamberlerde, Hakk’a ve O’na iman etmeye davet için gösterildiği sünnetullaha aşkın maddeye tesir kuvveti ve her türlü telepatik hassasiyet durumudu...

Mucize nedir?
Sözlük

Mükâşefe

Kul muhâdarada bulunuşu sonucunda iradi olarak tefekkürde bulunur ise, “kulum düşündüğünde mânasını veren Ben olurum” hadis-i kutsisinin hükmü gereği ilhamatlar...

Mükâşefe nedir?
Sözlük

İrade-i Külliye

Hakk’ın nefsinde irade ettiği ve halk edişi ile mevcuda getirdiği, her an iradesinin ereğinde bulunduğu, bütün mevcudatın varoluşuna sebep, her an mekanikte dev...

İrade-i Külliye nedir?
Sözlük

Neş’e

Hikmet üzeri kulun Hakk’ı irfanı ile müşahede etmesinin huzur hâlinden sonraki sevinç hâlidir. İrfan sonucunda hakikat bilgisi üzeri hikmette bilmek, başka bir ...

Neş’e nedir?
Sözlük

Kavil Âlemi

Melekut âlemine, melâikenin Rabb-ül Âlemin’in kudreti üzeri kuvvette olmaları ve esmalar tecellisinin sonucu bir birleri ile muhabbette olmaları sebebi ile kavi...

Kavil Âlemi nedir?
Sözlük

Sitem

Sitem her şeyi Hakk’tan bilen salikin, Hakk’tan geldiğinin imanı ile karşılaştığı imtahanlardaki müsibet ve belalara karşı yakarma ve yalvarma ile Hakk’a rücu h...

Sitem nedir?
Sözlük

A’yân-ı Sabite

Ayân aşikar, beli, görülebilen anlamlarına gelir. Ayan-ı sabite ise görünür olan mahlukatın varoluşunun asli nedeni olan, ulvi âlemdeki sabit (duran değişmez o...

A’yân-ı Sabite nedir?
Sözlük

Mükâfat

Gayret ve mücahede sonucu kulun çalışmasına karşılık ihsan edilen nimet ve lütuflardır....

Mükâfat nedir?
Sözlük

Kürsi-i Âlâ

Algı düzeyinde yerleri, kuantum düzeyinde gökleri kucaklayan insanın Hakk’ın varlık mekânı olmasına sebep veren en temel Hakk kapısı olan beynimize kürsi-i âlâ ...

Kürsi-i Âlâ nedir?
Sözlük

Biat

Hakk’a olan iman bağlılığı doğrultusunda, bir mürşid-i kâmile tabî olmaya biat denir. Biat talibin mürşid-i kâmile ikrarıdır. Biat etmeye “Allah’ın eli onların ...

Biat nedir?