Vahdet-i Şuhud nedir?

Vahdet-i Şuhud birliğe şahid olma anlamına gelir.

Aslında ise mevcudattaki vahdette Hakk’ın varlık tavırlarına şahid olma anlamında kullanılır. Bu bağlamda şuhud ehlinin nazariyesi vücud ehlinin nazariyesine benzer. Yani El Zahir esmasında müşahdede bulunurlar. Lakin onlardan farklı olarak Hakk’ın esma , sıfat ve ayet tavır icadlarını Hakk’ın şahsı ile karıştırmamaya dikkat ederler. Bu görüşü “O ötelerin ötesindedir” sözü ile Hz. İmam-ı Rabbani çok güzel açıklar. Bu sözün mânası, hiçbir mahluk, sıfat, esma ve ayet Hakk’ın şahsı olarak görülemez, Hakk’ın varlık tavırları olarak görülebilinir.

Bu sözü ve birçok beyanı ile efendi hazretleri Hakk şahsının ahadiyeti sebebiyle afaki olarak müşahede edilemeyeceğini de zımnen beyan etmişlerdir. Bu ehil, bu bağlamda Hakk’ın âlemlerdeki suret, sıfat, esma ve ayet tavırlarında halk edişinde örtünmesi ile şahsında ve sıfat seyrinde batın olduğunun seyrindedirler. Yani şuhud ehli nazariyesi müşahedenin el Batın sıfatı üzeri karakterize edilmesi görüşüdür..

Hz.Rabbani, anlatılanlar bağlamında şunu da beyan etmiştir ki, Hakk sıfatları ile iş görmez, Hakk şahsı ile sıfatlarında tavırdadır. Özellikle belirttiği hususiyet ise Hakk’ın sıfatları ile değil şahsı ile bildiğidir. Ek olarak da belirtmek gerekir ki Hakk sıfatlar ile var değil, sıfatları şahsının tavırları olarak vardır.

Bu ehlin gerçek erbabları için “ötelerin ötesi” insanda biter. Hz. İmam-ı Rabbani bunu “Padişah çalarsa koca karının kapısını, şaşırmasın” mısrası ile işaret eder.

Şuhud ehli afakta sıfat, esma ve ayet tecellisinde El Zahir seyrinde, Hakk’ın şahsı için ise Hakk’ın ahadiyeti sebebi ile dışsal olarak müşahede edilemediğinden dolayı El Batın seyrinde bulunurlar. Lakin Hakk’ın şahsını ahadiyeti sebebiyle insanda bekâ seyrinde El Zahir olarak yaşarlar.

Allah, Hz İmam’dan razı olsun. Kendisini bu bağlamda, şuhudcu olduğunu söyleyen kişiler dahi anlamamışlardır. Lakin efendi hazretlerinin bazı tarihi şahıslara kıyas bağlamında üstünlük atfettiği ve ayrıca birçok görüşüne katılmamakla beraber, bizim onu yukarıda anlatılan fikri nazarisi ile takdir etmememiz mümkün değil.

Vücud ehli fikren kıble olarak kâinattan daha çok Hakk’ın insanda tecelli etmesi sebebi ile insana yönelmişlerdir. Şuhud ehli de fikren insan üzerinden kâinatta tecelli eden ahadiyet yönü ile Hakk’ın şahsını kıble edinmişlerdir.

Ehl-i vücud genel anlamda tenzihte bulunsalar da ayrıntılarda teşbih seyrinde, ehl-i şuhud ise genel anlamda teşbihte bulunsalar da tenzih seyrinde görünürler. Bu doğrultuda ehl-i vücud cem’e, ehli şuhud ise hz. Cem’e bakar. Zaten tenzih bakışımı batın esmasına, teşbih bakışımı ise zahir esmasına bağlı olarak biçim kazanır. Yani Hakk’ı tenzihen müşahede etmek batın esmasının gereği, O’nu teşbihen müşahede etmek ise zahir esmasının gereği olarak müşahedenin zorunlu iki durumudur.

Ehl-i vücudun görüşü sloganlaşmış olarak şu cümlede betimlenir “la mevcude illallah”. Kimisi bu sözü “Allah’tan başka mevcud yoktur” anlamında, bütün mevcudatın Allah’ın vücudu olduğuna yorumlasa da biz bu cümleyi, dinin gereği olan hüsn-ü zann üzeri Hakk’ın şahsının mevcudat olduğuna yormadan; mevcudat, Hakk’ın varlığı ile varolduğundan dolayı varoluşu ile yokluktadır; Cenab’ı Hakk ise mevcudata aşkın varlık tavırları seyri ile mevcudatta tecelli etmektedir olarak anlarız.

Ehl-i şuhudun görüşü ise sloganlaşmış olarak şu cümlede anlam bulur “O değil, O’ndan ayrı gayrı değil” Bu cümlede sıfat, esma, ayet ve mahlukat seyrinin Hakk’ın varlık tavırları olduğu lakin Hakk’ın şahsı olmadığı anlam bulur.

Allah, onların tartışmalarının bizlere fikren rahmet olması sebebiyle her iki ehilden de razı olsun.

Bizler onların tartışmaları üzerinden Hakk’ın şahsının ahadiyetini vaktte ererek ve vakti ahadiyet-ül cem’ seyrinde de bularak, bekânın nihayeti üzerinden, vuslat sonucu Hakk’ın sıfat, esma, ayet ve mahlukat tavırlarını bizde karakterize olmuş biçimlerinin bekâ seyrinde yaşamda yaşanacağını görmekteyiz. Böylesi bir tecellide kul değil, kuldan kendine Hakk, varlık tavırlarında bulunarak varlık verir.

Vahdet-i vücud ve vahdet-i şuhud görüşleri sonuçta bize, birer fikir olduklarından dolayı, ilm-el yakin bir zevk verirler. Lakin Hakk’ı bekâ seyrinde yaşamda kendimizde bulmadıkca her iki seyirin fikirlerini sadece zevk etmiş oluruz. Çünkü ilim müşahedede bulunmamıza araçtır. Müşahedede ise kulun kulluk perdesinde Hakk’ın şahsını değil Hakk’ın tavırlarını müşahede etmesi söz konusudur. Bu bağlamda “her nerede Rabbimi gördüm ise, O’nun şahsının ahadiyetine kıyasen, O’nu görmediğimi gördüm. Gördüğüm ise O’nun muhabbet tavırlar oldu” deriz.

Hakk’ı, yaşamda ahadiyetin ferdi olması sebebi ile, kişi kendi ferdiyetinde bulması değil, yaşaması gerekir. Bu da tevhidin bittiği, Hakk’ı Hakk ile hem-hâl olarak yaşadığımız seyirdir. Böylece Allah’ın ahlakı ile ahlaklanmanın sonucu olarak Hakk’ı, nurunun diriliğine vararak boyası ile boyanmış olmanın sonucunda yaşarız. Ve seyr-ü seferde tavırlar olarak yaşadıklarımız söylevimiz olur ise eğer, ilim olur. İlimde ise ikilikte bulunarak O’nu, O’nunla yaşadığımız tavırlarında ikilikte müşahede ederiz.

Yaşamın diriliğine ise kendimiz ile sınır vuramayız. Herkes istidadınca Hakk’ı yaşar. Bu sebepten Hakk’ı istidatlarınca yaşamın diriliğindeki tavırlarında yaşayan her şeye sıfatlarının hakkının dışında haklar atfetmeden onları haklarınca görüp Hakk’a rıza göstermemiz gerekir.

İki ehil içinde erenlerin buyurduğu Yalan söyleme hakkımız yoktur, yanılma hakkımız vardır” (Metin Bobaroğlu) sözü gereği herkes zevkinde yanılabilir deriz. Lakin yanılgılarımız bizde itikat düzeyinde inad oluşturmamalıdır. Çünkü inad hikmet bereketini bize kesmesi ile, Hakk’ı tavırlarında hakkı ile müşahede edemememize sebeptir. Bunu da şeytanlığın Azazilde dile gelişi ayetinde görebiliriz: “Rabb’im, beni azdırmana kasem ederim ederim ki” (Hicr, 39). Ayetten anlaşılacağı gibi, “beni azdırmana kasem ederim” derken şeytan hikmet üzeri hareket ettirildiğinin bilincindedir; ama hangi hikmet sebebiyle tavırlarda bulunduğunun farkındalığı ve hangi hikmet ile karşı karşıya kaldığının farkındalığı bilincinde değildir.

Tasavvuf Sohbetlerimizi ücretsiz dinlemek için buraya tıklayabilirsiniz.

Vahdet-i Şuhud ne demek? Paylaşın:

Sözlük

Ahlak-ı Hamid

Ahlak-ı Hamid “Sen üstün ahlak üzerisin” ayetinde belirtilen resulullah ahlakına denir. Resuller Allah’ın ahlakı üzeri O’nun iradesi doğrultusunda yaşadıkları ...

Sözlük

Fetâ

Genç ve delikanlı anlamlarında da kullanılan fetâ, tasavvufta mücadeleci ve mücahedeci olan, Hakk için yarışarak, Hakk için nefsinin heva, zan ve kötü huylarını...

Sözlük

Kürsi-i Âlâ

Algı düzeyinde yerleri, kuantum düzeyinde gökleri kucaklayan insanın Hakk’ın varlık mekânı olmasına sebep veren en temel Hakk kapısı olan beynimize kürsi-i âlâ ...

Sözlük

Hatem-ül Enbiya

Hatem mühür, mühür olarak kullanılan yüzük ve son mânalarına gelir. Hakk’ı aşikar tebliğ etme ve velayet bulma, nebi silsilesinin zati tecellide Hz. Muhammed e...

Sözlük

Ebdal

Ebdal, abidden kinaye Hakk’a hizmetçi kula denir. Böylesi erenler derviş tabiatlı olup her an, Hakk’ın nurunun sevk edişi ile ihlasta Hakk’a hizmeti gözler ve ...

Sözlük

Çile

Çile kelimesi Farsça’da kırk anlamına gelir. Sufilerin Hakk’a vuslat için günahlarında arınmasının kefareti olan zühd, fakirlik ve melamet üzeri horlandıkları v...

Sözlük

İbn-i Vakt

Zamanın çocuğu anlamına gelen ibn-i vakt, zamanın kaideleri ile belirlenimlerde bulunan salikin hâlidir. ...

Sözlük

Takva

Takva, kulu Hakk’a örten her türlü olay ve olgunun masiva oluşundan dolayı, masivadan ve günahlardan korunmaya çalışmasıdır. ...

Sözlük

Makam

Makam bulunulan durumun kalıcılığ, varılarak, durulunacak, kalınılacak yer anlamlarına gelir. Tasavvufta Hakk’ın tecelli ettiği, kokusunu (hissiyatını) veren n...

Sözlük

Rücu

Geri dönme mânasına gelen rücu, sufilerin günah ve masivadan tövbe ederek Hakk’a yönelişleri için kullandıkları bir kavramdır. Rücu tövbenin niyet hâlidir....

Sözlük'de arayın:
Bu web sitesi İstanbul Tevhid Okulu tarafından kurulmuştur.