Soğurtmaç nedir, Soğurtmaç ne demek?

Soğurtmaç, kavramsal olarak tasavvufta kullanılan bir sözcük olmasa da Hakk’ın hâtır mahiyetinde, ayan-ı sabitelerin mevcudiyetinin mekaniğini işareten buyurduğu bir kavram olduğundan dolayı anlamlandırmaya gerek duymaktayım.

Soğurma soğurmak eylemine yani emme eylemine denir. Soğurtmaç ise emme eylemi sonucunda işlevsel olan nesnel olgulara denir. Lakin bu terim melâike-i ala olan (illiyun) nokta-i kibriya melekutunun nurları ile var kılınan suret meleklerinin ve ruhanilerin melâike-i alâ olan melekutun melâike yoğunlukları ile beslenişleri sebebiyle aklen mekanikte kendilerine verilen sıfat isimdir. Yani kuantum enerji düzeyinde soğurma ile mevcudiyetleri ikame, idare ve idame olan melekler ve ruhanilere soğurtmaç denir. Soğurtmaç olan melekler ve ruhaniler ilkesel olarak değişmez suretler olarak ayan-ı sabite sıfatı ile Arabi tarafında isimlendirilişlerdir. Lakin ayan-ı sabiteleri melek ve ruhani suretler olmanın dahilinde 1) dış felekleri ve feleklerin etkileşim alanı olarak mevcudiyet buldukları alan oranındaki melek biçimlerini, 2) varlık mertebelerini de (cennet, cehennem, külli akıl, nefs, vb) soğurtmaçlar olarak geniş bir yelpazede görmek uygundur kanaatindeyim.

Küre-i arzda mevcudiyet bir birleri ile beslenerek varlık bulur. Soğurtmaçlar ise bir birleri ile beslenerek değil öncelikli olarak Hakk’ın nurlarından halk edildikleri için Hakk’ın nurlarından beslenerek mevcudiyet bulurlar. Ve birbirleri ile beraberlikte bütünde seyir ederler. Soğurtmaçlar olarak ayan-ı sabiteler varoluşun ilk suretleri olarak küre-i arzda biçimsel olarak karakterize edilirler. İnsanda ise meşrebler olarak beden ve ahlakta mizaçta karakterize oluşlarının sonucunda biçimlenişleri ile tezahür edilirler. Her insan meşreb olarak ayan-ı sabitesinin küre-i arzda iz düşümü görünümü olarak yaşam bulur.

Anlatılanlar bağlamında ayan-ı sabite âlemi felsefede Eflatun’un işaret ettiği idealar evrenidir de diyebiliriz. Ayrıca Hz Muhammed (sav) efendimizin miraç seyri, anlatılanlar bağlamında ayan-ı sabitelerde beden ve ruhen gerçekleşen müşahede seyridir.

Göklerde insan nurani olarak ruh yaratılışı ile ayan-ı sabite âlemine aittir. Lakin bu hâli ile insan bir soğurtmaç olarak ahiretinde akibeti olarak selamet ve huzur ayan-ı sabitesi olan cennette varlık bulur ise zevk, neşe ve lezzat olarak bu âlemin ayan-ı sabitelerinden beslenir. Böylece gökler cennet olmuş olur. Hz Muhammed (sav) efendimizin miraç seyrini bu âlemin asılları olan ayan-ı sabitelerdeki seyri olarak ele alırsak eğer, göklerdeki ruhaniler ve meleklerle sohbetleri, ilahi mertebeler olan felekler, cennet, arş, kürsü seyirlerini daha net anlarız. Bu bağlamda “ayetlerini göstermek için kulunu bir gece mescid-i haramdan çevresini bereketlendirdiğimiz mescid-i aksaya götüren Allah’ın şanı yücedir.” (İsra, 1) ve “Andolsun ki Rabb’inin en büyük ayetlerinden bir kısmını gördü” (Necm, 18) ayetlerinde işaret edilen Hakk’ın varlığına delil olan işaretler mahiyetindeki “ayetlerini” ayan-ı sabiteler olduğunu tevilen belirtmek gerekir. Ayrıca ayan-ı sabitesi ile cennete ait olan insan akibeti olabilecek cehennem ayan-ı sabitesi temeliyle mevcudiyet bulur ise eğer, akibeti olacak cehennem mertebesi ve o mertebenin soğurtmaçları olan meleklerin malik ve kahr esması ile karakterize olan mizaçları dahilinde muzill esmasının tecellisinde acı ve sıkıntılara maruz kalır. Yani küre-i arzda her ne yaşanıyorsa, her türlü yaratmayı bilen Cenab’ı Hakk’ın esma ve sıfat tavırları üzeri halk ettiği, levh-i mahfuz ayan-ı sabiteleri üzerinden melâike-i ala melâikeleri ile mevcut kıldığı ayan-ı sabitelerin iz düşümü olarak yaşanıyordur.

Yaşadığımız her şeyin karşılığı da akibet olarak bir ayan-ı sabitenin yaşanması ile sonuçlanır. Hususen belirtmek gerekir ki ayan-ı sabiteler zat-ı ahada perde, O’nun şe’nleridirler (tavırlarıdırlar). O’nun şahsı ile O’nun icadı olan tavırları müşahedede karıştırılmamalıdır, kıyaslanmamalıdır ve O’nun şahsı olarak görülmemelidirler. Çünkü her nerede görünüş vardır orada hile-i rabbani vardır.

Bu bağlamda ayet seyri olan miraçta, ayan-ı sabitelerde müşahedede bulunan Nebi efendimizin saf erilliğe işaret edilen kuddüs olan horoz meleği ve Âdem (as) ayan-ı sabitesini görüşü peşisıra diğer gök katları seyrinde beynin ayan-ı sabitesi olan kürsüyü, ilm-i ledunun süt ırmağı, duygu ve hazların şarap ırmağı, mâna zevkinin bal ırmağı oluşu, dilin kürsünün kapısı oluşu sitre-i müntehanın ağız kuvveti oluşu ayan-ı sabitelerinde ve nice melekler ve ruhanilerin müşahedesinde bulunuşunu ehli olanların miraç içerikli hadis ve hadis-i kudsiler doğrultusunda ayan-ı sabiteler bağlamında irdelemesi yerinde olur.

Rivayet olunur ki bir hadis-i şerifte Hz. Nebi Hz. Allah’ı “on dörtlük delikanlı gibi gördüm” buyurur. Bu hadisede Hz. Nebinin kab-ı kavseyn makamında gözü ile gördüğünü kalbi yalanlamadan bulunduğu kulluk mertebesinde Hakk Teâla’yı imanı doğrultusunda zuhur makamı* hâlinde ayn-el yakin mertebesinde, insan tavrında bulunuşu üzeri tavırda müşahede edişi söz konusudur. Bu dahi perdede Hakk’ı müşahededir. Peşi sıra daha yakin makamında Hakk Teâla’yı hakk-el yakin mertebesinde kendisinden bakan olarak müşahede edişi gerçekleşir. Bu dahi kulluk perdesinde Hakk’ı müşahede etmektir. Bu mertebe ve makam seyrine ise sadece muhammediler varır. Çünkü Hakk’ın katında Hakk’ın huzurunda kulluk perdesinde yokluk bulmadan Hakk’ı müşahede etmek en büyük kulluk makamı olan muhammediyette gerçekleşir. Ahadiyet makamında ise kulluk olmaz. Bu makamda Hakk’ın şahsının kendisi vardır Bunun içindir ki miraçta Hakk’ı suret perdesinde müşahede etmek ve O’nunla kelam etmek hile-i rabbanide kulluk perdesinde gerçekleşmiştir. Bu da suretler üzerinden tavırda olan Hakk Teâla’nın müşahede edilmesinin zorunluluğundandır. Bu sebepten dolayı “bilinmeyi istedim” iradesi doğrultusunda suretsiz olmaz ilkesi üzeri halk edişi sözkonusudur.

Konumuz olan soğurtmaçlar düzeyinde ayan-ı sabitelere dönersek eğer, ayan-ı sabiteler, Hakk Te’ala’nın sıfat ve esma tavırlarının sonucu olarak 1) Lehv-i mahfuz sabiteleri, 2) Levh-i mahfuz sabiteleri doğrultusunda var olan varlık mertebeleri sabiteleri, 3) varlık mertebelerinin oluşumuna sebep ulvi melek sabiteleri ve varlık mertebelerinde mevcudiyet bulan süfli melek sabiteleri, 4) melek sabitelerinden olan felek sabiteleri, 5) anlatılan sabitelerin esma ve sıfat tavırları doğrultusunda meşrebler olarak karakterize olunan mizaçta bulunan ruhani sabiteler olmak üzere anlamlandırılabilinir. Bu bağlamda ayan-ı sabiteleri hayal sultanında kavil âleminde müşahede eden evliyaullahın seyirleri tekamül mertebeleri seyri olarak önem arzeder. Zaten ayan-ı sabiteler arketipal olarak bilinç altında hıfz edilmişlerdir, hayal sultanında ise ruyet seyirlerinde müşahede edilirler.

Varlık mertebelerinin ayan-ı sabitelerine de örnek verirsek eğer, akl-ı küll Hz. Resulullahın ayan-ı sabitesidir, “Ben” olmaklık Hz. Ali’nin, mâna melekesi Hz. İsa’nın, nefs Selman-ı Pak hazretlerinin, Platon’un işaret ettiği idealar Ashab-ı Kehf’in, zeka melekesi Hz. Yusuf’un, hüküm melekesi Hz. Süleyman’ın ayan-ı sabiteleridir. Bu örnekler daha da çoğaltılabilinir. Lakin yukarıda belirtilen hazretler, yukarıda belirtilen ayan-ı sabitelerin kutup düzeyinde surete gelişidirler. Bu hazretler aynı zamanda insanlığın ayan-ı sabiteleri olarak ilkesel düzeyde evrenselleridir, ve bu evrenseller yukarıda anlatılan hazretlerin yaşamında biçimlenerek mitselleşirler.

İdealar, arketipler, soğurtmaçlar, melâike-i kiram ve ayan-ı sabiteler alemi, boyutu veya evreni de diyebileceğimiz varoluş olgusuna bulunduğumuz alemin asıllarını barındırmaları sebebiyle hakikatler alemi de denilebilinir. Bulunduğumuz alemin ve varoluşumuzun hakikatleri olan ayan-ı sabiteler hakikat-i asliye olarak da anlamdırılabilinirler. Lakin ayan-ı sabitelerin de aslı insan-ı kamil olan tasavvufta üstad-ı sani olarak da belirtilen hakikat-i Muhammediyedir. Zaten miraç hadisesinde Hz. Muhammed(sav) efendimiz kendi varlık nuruyla halk edilen kendi varlığının sıfat açılımları olan bu alemin hakikati asliyeleri olan ayan-ı sabiteleri müşahede zevkinde bulunmuştur. Bu da Hz. Muhammed’ in (sav) evrensel bilinç de diyebileceğimiz külli akıldaki ayet tecellisinin müşahedesinde bulunuşudur. Bu bağlamda nasıl ki insanın bilinci üst bilinç ve alt bilinç olarak iki noktada irdeleniyorsa evrensel bilinç de alt bilinç ve üst bilinç olarak iki noktada irdelenebilinir. Anlatılanlar sebebiyle erenler hakikati Muhammediye ye hakikatler hakikati de demişlerdir.

Bizlerin üst bilinci beyin korteksi aracılığıyla bellek düzeyinde biçimlenmiş yönümüzdür. Alt bilincimiz ise beyin dahilinde oluşan bütün meleke yetilerimizin oluşturduğu varlık yönümüzdür. Kavramsal olarak aslında alt bilincimize üst bilinç üst bilincimize ise alt bilinç demek doğru olur. Çünkü alt bilinç dediğimiz meleke kuvvetlerimizin oluşturduğu bilinç düzeyi ile üst bilincimiz oluşur. Alt bilincimizin sonucu olarak üst bilinçte varoluruz. Asıl olan alt bilinçtir. Üst bilinç dediğimiz bellek yönümüz hayat ağacı olan alt bilincimizin bilgi açılımı olarak meyvesi gibidir. Asıl olan alt bilinç olduğundan dolayı alt bilincimiz üst olan bilincimizdir. Üst bilinç dediğimiz ise aslolan bilinç yönümüze örtündüğümüz benlik tarafımızı oluşturur. Bu anlatılanların psikolojideki insanın yetiştirilme süreci sonunda edindiği deneyim birikimlerinin meleke düzeyinde insanda açığa çıktığı ve böylece fiiliyatlarımıza yön veren insanın alt bilincinden farklı olarak anlatıldığına dikkat çekmek yerinde olur. Üst bilinç olarak kastettiğimiz alt bilincimiz kâinattaki küll-i akılda ayan-ı sabiteler olan meleklerin melekelerimiz olarak bizlerde karakterize edilmiş olan dışlaşma biçimleridir. Ve bizler bütün melekelerimizle kâinattaki küll-i akılda bütünsel bir biçimde varlık bulan bir yaşamda bulunuruz. Melekelerimiz, asılları olan ayan-ı sabiteler melekutu ile bütünsel yaşamımızın araçlarıdır. Üst belleğimiz dediğimiz alt belleğimiz kâinatın alt belleği olarak söyleyebileceğimiz görünen alemler ile ilişkideyken varlık bulmamızın nedeni olur. Eğer bizler bizlerin ve bütün varoluşların asılları olan melekler seyrine seyrü sefer edersek ve asıllarımızla

Asli düzeyde varlık bulursak alt bilincimiz dediğimiz üst bilincimiz ile bütundan bakışımla bellekte kendimizi alemlerden ayırmadan insan-ı kamil dediğimiz mertebeden, bulunduğumuz alemleri seyretmeye başlar ve anlamlandırırız. Böylece üst belleğimiz, asıllarının iz düşümü gibi olan görünen mahlukatın varlığıyla değil onların asıllarıyla asıllarının kuvvetleri üzeri varlık bulur. Böylece üst bilinç dediğimiz alt bilincimiz için asıllarıyla varoluşta asıllarıyla varlık bulduğunudan üst bilinç diyebiliriz.

Görünen kâinatın küll-i aklının alem-i safilin de denilen duyularla algıda belirleyebildiğimiz alt bilinç tarafı ile duyularla algıda belirleyemediğimiz üst bilinç tarafı kuantum düzeyinde boyutsal olarak madalyonun iki yüzü gibidir. Bu sebepten dolayı alt bilinç dediğimiz üst bilincimizi kuantum düzeyinde ayan-ı sabiteler aleminde melek varoluşlarının bütünsel iş görüşünde irdelememiz gerekir. Ayan-ı sabiteler alemini gerçekliğiyle anlayabilmek adına melâike alemi olan ayan-ı sabite aleminin görünen alemin üst bilinç alemi olduğunu belirtmek yerinde olur. Ve üst bilinç alemi olarak o alemde yaşananların sonucu olarak bu alemde her şey yaşanmış olur. Her ne yaşıyorsak ve her ne var ise o alemin sonucu olarak bu alemde varlık bulur.

Ayan-ı sabiteler alemi dolayımsız olarak Allah’ u Teâla’ nın nurunun diriliğiyle varolduğu için bulunduğumuz alemin asıllarının bulunduğu gerçek yaşam alemidir. Ve bizler yerleri ve gökleri başka bir deyişle kâinatın alt bilincini ve üst bilincini kucaklamış olan kürs-i ala da denilen beyin aracılığıyla yapılan birçok ibadetin sonucunda ayan-ı sabiteler olan melâikelerle muhabbet ilişkisinde bulunabiliriz.

Asıl olan duyularla algıda ve büyüme sürecinde edindiğimiz bellek olgumuzla varlık bulmak değil asıllarımız olan melâikeyle bellekte kamil bir yaradılışta varlık bulmaktır. Bu da Adem ’e secde ediniz emri gereği bütün ayan-ı sabite meleklerinin insanda kuvveleriyle meleke düzeyinde karakterize olarak dışlaşmasıyla varlık bulmaktır. Bu anlatımın dahilinde belirtmek gerekir ki hakikatte asıl olan ise Cenab’ı Hakk‘ın asli tavırları olan ayan-ı sabite melekleriyle varlık bulmaktan daha çok Cenab’ı Hakk’ın varlık diriliğiyle varlık bulmaktır. Bunu da Cenab’ı Hakk’ın bize verdiği ruhumuzun nur oluşundaki dirilikte bulabiliriz. Mühim olan Cenab’ı Hakk’ın şahsının diriliğine vararak O’nunla varoluşumuzdur.

Hem ayan-ı sabiteleri anlamak adına hem de kader ve kazayı anlamak adına farklı bir misallendirme yapmak yerinde olur. Kimilerine göre rüyada gördüklerimizi yaşayacağız, rüyada gördüklerimiz üzeri yaşamımız biçimlenir anlayışı üzeri alem de bir rüyadır ve alemde gördüklerimiz üzeri yaşarız anlayışı hakimdir. Yani görgülediklerimiz üzeri yaşayacaklarımıza devinirek kaderimiz ve kaderimizin kazasını böylece yaşamış oluruz. İlk bakışta bu söylev ne kadar doğru görünsede aslında rüyamızda gördüklerimiz yaşayacaklarımızı görmemizden ibarettir. Yani alemler adı altında gördüğümüz rüya, asılları itibariyle ahirde yaşayacaklarımızın bu alemde görünmesi ve yaşanmasından ibarettir. Yani yaşamda ve görgülediklerimizde önemli olan gelecek olarak yaşayacaklarımızın, görgülediğimiz ve yaşayacaklarımızın nedenselliği olduğudur. Elbetteki rüyada gördüklerimizi sonuç itibariyle yaşarız. Ama gördüklerimiz yaşamımızın akışında belirleyici değil yaşayacaklarımızı işaret edici deliller olarak ayetler hükmündedir. Yani bu alemde her neyi görüyor ve yaşıyorsak yaşayacaklarımızın işaretçisi olan deliller olarak yaşayacaklarımızı bize gösterir. Ve gelecek olan yaşayacağımız ahiretimizdir ki burada yaşadıklarımızı belirler. Başka bir deyişle kader ve kaderimizin kazasını yaşamamızda belirleyici olan burada yaşadıklarımızın evveli asılları olan hakikatlere ahirimiz olarak devinişimizdir. Gördüklerimiz, ahirimiz olan asıllarına bağlı olarak yaşadıklarımızdan ibarettir.Ve geleceğimizdir ki bulunduğumuz alemdeki yaşayacaklarımızı belirler.

Madem ki böyledir: Nasıl ki yaşayacaklarımız rüyamızda görünür ahiretimizde yaşadıklarımızla bize bu alemde görünür. Gördüklerimiz ve yaşadıklarımızda belirleyici olan ise asıllar itibariyle yaşayacaklarımızın kendileridir. Kaderimizin kazasını belirleyen kendimiz olmaktan daha çok bağlı olduğumuz, izdüşümü düzeyinde yaşadığımız, ahirimiz olan asıllardır(hakikat ve hakikatlerdir).

Geleceğin yaşamımızda yaşadıklarımızın belirleyici unsuru oluşu varoluşumuzun evveli olan asıllara dönme zorunluluğundandır. Asıllara dönülmesi zorunluluğu sebebiyle mevcudiyet bulan bütün varoluşlar asılları itibariyle asıllarına rücuda ve asıllarına dönüşümde olarak asıllarının bu alemdeki mevcuda geliş biçimleridir. İnsanın bedenen aslı olan görünen alem, varlığı itibariyle aslı olan ise hakikat ve hakikatler alemine rücusuyla dönüşü varoluşunun zorunluluğudur. Kaderimiz asıllara rücuyla asıllara dönüşümüzde asılların varoluşumuzda karakterize olan bize dönüşümümüzün kazasında asıllarımızı yaşamaktır. Asıllar ahir olan gelecek olarak yaşanacakları belirler. Bu da onlara deviniş zorunluluğunda mevcudiyetin varolduğunu gösterir. Zaten devinim demek zorunlu olarak asıllar ve yasalar üzeri döngüde bulunmak demektir. Gördüklerimiz ve yaşadıklarımız döngü sürecinde asıllara zorunlu dönüşümüzden ibarettir.

*Zuhur makamından kast edilen suretler üzerinde fiilde tavırlarda bulunan Hakk’ın müşahede edilmesidir. Zuhur makamında suretlerin Hakk olarak görüldüğü zannında bulunulmamalıdır.

Soğurtmaç ne demek? Paylaşın:
Bu web sitesi İstanbul Tevhid Okulu tarafından kurulmuştur.
Sözlük

Bürhan

Bürhan kanıt, hüccet, delil anlamlarına gelir. Hakk’ı batıldan, gerçek olanı gerçek olmayandan ayıran akli delile bürhan denir. Bürhan akli olarak kalbi mutmain...

Bürhan nedir?
Sözlük

Kesret

Kesret çokluk anlamına gelir. Çokluk ise farklılıklarda belirmedir. Bu bağlamda kesret, Ahad olan Hakk’ın kendi varlığında belirmesi için halk ediş olarak tavır...

Kesret nedir?
Sözlük

İmam

İmam önde olan, ileride olan, reis ve baş olan anlamına gelir. Merhamet nazarı ile müminlere ve insanlığa ol gösteren veliye imam denir. Lakin bu ehil muhabbet...

İmam nedir?
Sözlük

Acı (Elim)

Kalbe ve bedene ağır gelen, yanış içeren sıkıntılı duruma acı denir. Acı beden ve kalbte, acziyetimiz ve çaresizliğimiz ile yüzleştiren, varoluşumızı hissettire...

Acı (Elim) nedir?
Sözlük

Mücadele

Salikin kendi nefsinin heva ve zanları üzeri Hakk’a tevhid üzeri yaşaması ile vuslatına engel, imtahan teşkil eden her türlü olay ve olguyu bırakma, savma ve on...

Mücadele nedir?
Sözlük

Meşreb

Meşreb, yaratılıştan gelen ahlak ve huylara denir. Ehl-i tasavvuf için meşreb, insanın halk edilişinin unsurları ve ilkeleri üzeri tabiyatıyla bağlı olduğu uns...

Meşreb nedir?
Sözlük

Nafile İbadet

Nafile, nafi (menfaatli, yararlı, faydalı) kökünden kinaye mecburiyet olmadığı hâlde fazladan yapılan işe denir. Bu bağlamda nafile ibadet ise farzlar haricinde...

Nafile İbadet nedir?
Sözlük

Hiç

Hiç, varlığı bulunmamak anlamına gelir. Mertebe-i hiç, kulun Hakk ile varlık bulduğunun bilincine ererek fenâdan sonra kulluğunun hiçlikten ibaret olduğunun bi...

Hiç nedir?
Sözlük

Cem mertebeleri

Cem’: kulun, Hakk’ı kendinde bulduğu, kendini bulamadığı seyre denir. Hz. Cem’: kulun, Hakk’ın lâ misli, lâ keyfi cennette görünmesinin misali olduğundan Hakk...

Cem mertebeleri nedir?
Sözlük

Hürriyet

Hürriyet hakların özgürce yaşanmasıdır. Bu bağlamda hürriyete özgürlük der isek eğer “Özgürlük, kazanılan hakların yaşanmasıdır”. Böyle tanımlanır ise eğer özgü...

Hürriyet nedir?