A’yân-ı Sabite nedir?

Ayân aşikar, beli, görülebilen anlamlarına gelir.

Ayan-ı sabite ise görünür olan mahlukatın varoluşunun asli nedeni olan, ulvi âlemdeki sabit (duran değişmez olan) hazret mertebelerindeki mevcudiyeti olan görünürlere denir.

Tabir itibarıyla ayan-ı sabite bu mânada olsa da tasavvufta mevcudiyeti meçhul tartışılagelen bir bir konu olmuştur.

Bu konunun ilk söylevcisi Hz. Muhiddin Arabi’dir. Arabi için ayan-ı sabite, madde âleminde görünenlerin ulvi âlemlerde hazretler olarak mevcudiyeti olan melâike yoğunluklarının (melekler) gölgesi mahiyetinde bulunmalarıdır; yani her ne görünüyorsa bu âlemde bekâ âlemlerinde, onların iz düşümü gibi görünüre gelişidir. Bu bağlamda Muhiddin Arabi’ye fikren katılmak doğru olur; çünkü nesli tükenmiş ve hâla hazırda bulunan bitki ve hayvanlar cennet ve cehennem meleklerinin görünüşüne sahiptirler. İnsan dahi aslı olarak ruhu her he kadar şuurdaki diriliği itibarıyla şekilsiz olsa da halk edildiği melâike yoğunluğu itibarıyla insan şeklinde oluşunun bu âlemdeki tezahürüdür. (Bu anlatılan nesli tükenen bitki ve hayvanların ulvi âlemde de yok oldukları anlaşılmamalıdır. İnsanda melâikeler ve hizmetçi hüddemler olarak meşreblerde tecelli ederler.)

İmam-ı Rabbani de ise, ayan-ı sabite şerrin ve noksanlığın başlangıcı olan mümkinatlardır. Bu zevki fikre hüsn-ü zann ile bakmakla beraber, bu fikre katılmamaktayım. Evet adem (yokluk) mahiyetinde mümkinler noksanlık üzeridir. Lakin mümkinler kendi fıtratlarının gereğinde varlarken şerre sebep değildirler. Şerre sebep olan, insan nefsinin kendisidir. İnsanın nefsi ise şerrin başlangıcı olarak şerri, mümkinler üzerinden edindiği heva, keyif ve zanları üzeri kendinde bulur. Bu sebepten dolayı şerrin başlangıcı mümkinlere atfedilmemelidir.

Şerrin başlangıcı insan nefsidir. Nefsi ile insan mümkinlerle ilişkisi sonucunda şerri kendinde bulur. Mümkinlerin insanın şerrinden dahi haberi olmayabilir. Bu bağlamda Kur’anda Cenab’ı Hakk mümkinler dairesinde ademler mahiyetindeki mahlukatı şerre illet tutmaz. Şerre illet insan nefsini işaret ederek “İnsanlar kendi nefslerine zulüm edicilerdir” (Yunus, 44) duyurur. Bu sebepten dolayı Hakk’a ve O’nun hakikatine itikat ve ahlak bağlamında örtük olan insanın nefsini terbiyeye davet ederek Hakk, insanı ve cinleri cehennemle korkutur; diğer mahlukatı değil. Mümkinat, Hakk’ın şahsına perde olan masivadan ibarettir. İnsan için kendilerini yansıttıklarından dolayı masivanın başlangıcı olarak mümkinatın suretleri belki ayan-ı sabite olarak kavramsal düzeyde kabul edilebilirler.

Bu anlatımın dışında Rabbani, ayan-ı sabiteye mesafeli durur. Şuhudcular yukarıda anlatılan hadiseyi, her şeyin hayal sultanı hazretinde hazır bulunduğu anlamında ele alarak, ayan-ı sabiteleri anlamlandırırlarsa eğer insanın hayal sultanı (hayal gücü) melekesinde melâike yoğunluğu olarak görürler ise, zaten ayan-ı sabiteler bilinç altında hayal sultanında hıfz edilmişlerdir.

Bu bağlamda iki görüş te baktıkları konum itibarıyla doğrudur; çünkü bekâ âlemlerinde bulunanlar küre-i arzda tezahür mahiyetinde mevcuda gelirler. Mevcuda gelen her şey insanın hayal melekesinde zikir mahiyetinde toparlanmıştır.

Bu durumda küre-i arzda temaşa edilen her şey asli mevcudiyetlerinin bir zikri olduğu gibi hayal sultanında, bizde asli mevcudiyetlerinin hatıra gelişi ile de zikredilirler. Bu sebepten dolayı insan görmediği bir çok âlemin mevcudiyet durumlarını hayalinde zikirde bulabilir. Çünkü vardır ki hayale geliyordur, Hakk Teâla olmayan bir şeyi hayale getirmez. Zaten her görünür kavil âleminin burada biçimlenişi değilmidir. Bu bağlamda kavil âlemi külli olan hayal sultanıdır.

Günümde Muhiddin Arabi söylevi olarak ayan-ı sabiteleri yukarıdaki idealar anlatımı üzeri zorlayıcı tarzda anlamlandıran mutasavvıflar olsa da Arabi’nin ayan-ı sabitelerden kastı anlatılanın dışında değildir.

Lakin ayan-ı sabite günümde ehli tasavvufun da kullandığı mânada genişletilerek kullanılırsa eğer; ayan-ı sabiteler, görünürlerin var oluşunun tinsel (manevi) nedenselliğinin arketipal ve ilkesel düzeyde sabitleri (duran, değişmez olan, kategorik) olan idealardırlar.

Bu bağlamda ayan-ı sabiteler Hakk’ın halkiyet tavırları olarak kavil âleminin (hayal sultanı) hem sureti içeren hem de irade ve kavramsal düzeyde esmaları içeren tecellisinde meşreblerdendirler. Zaten suretler idealar düzeyinde irade ve esmaya iye olarak biçimlenirler.

Bu doğrultuda kanaatim o ki Muhiddin Arabi için ayan-ı sabiteler 1) Hakk’ın nurunun melâike yoğunluğu ile eşyanın evveliyatı olan levh-i mahfuzda biçimlendirdiği mümkinatın suretleridir, 2) bu suretler üzerinden melâike-i alâ (nokta melâikeleri) tarafından esma-i ilahiyenin sıfatlar üzeri surete gelişi olan ulvi melekler, 3) ulvi meleklerin melâike yoğunlukları ile biçimlendikleri suretleri itibarıyla Halık-ı Ahad’ın kudreti dahilinde idealar düzeyinde varoluş tavırlarında bulunuşlarıdır; ve böylesi tavırlarında süfli melekelerin görünüş biçimleridir.

Bunların dışında Arabi’nin ayan-ı sabite suretlerini Hakk’ın aynı olarak görmek fikrine tavırlar olarak icad olan ile şahsı karıştırmak, şahsı tavırları ile sınırlamak olur ki bu görüşü ile Arabi’ye katılmak mümkün değildir.* Çünkü suretler kendilerini gösterirlerken Hakk’ın şahsına perdedirler, imanımız var ise eğer Hakk’ı esma, sıfat ve ayet tavırlarını perdeler üzerinden fiilde müşahede ederiz. İmanımız yok ise eğer perdeler sadece mevcut oldukları biçim üzeri varoluşlardan (mümkinat) ibarettirler. Zaten perdeler olan suretler üzerinde Hakk’ın melâike tavrında bulunması ile esma, sıfat ve ayetler seyri oluşur. Ve böylece Hakk’ı işaret eden deliller olan suretlere (ayetlere) aşkın iman bakışımı ile Hakk’ı ayet, esma ve sıfatlarında müşahede ederiz. Bunun haricinde esma ve sıfatlar, ulvi âlemde meleklerde Hakk’ın melâike tavrıyla manen karakterize olarak biçimlenirler. Yani melekler subuti sıfatlar üzeri esmalarda halk edilirler, esmalar üzeri ise mizaç edinmiş olarak velayet-i kübrada fiilde bulunurlar. Meleklerin arı ve saf nefsleri üzerinde Hakk’ın kudreti bulunduğundan, fiilleri Hakk’ın emri mahiyetinde, Hakk’ın esma tavırları olarak fiillinden başka bir şey değildir. Bunun içindir ki Hakk Teâla Kur’anda bu varlık tavrı sebebi ile melekleri dahilinde meleklere içkin olarak “Biz” lafsı ile hitapta bulunur.

Ayan-ı sabiteler için Hakk’ın şahsı değil, ama Hakk şahsının subuti sıfatlarında fiilen esma tavrında, tavırlarının biçime geldiği Hakk’ın ayet tavırlarıdırlar denilebilinir.

Bu bağlamda ayan-ı sabiteler üzerinden Hakk’ı sıfat, esma ve ayet tavırlarında fiilde müşahede edebiliriz. Lakin “onlar Hakk’ın şahsıdır” diyemeyiz çünkü ahadiyet sebebi ile Hakk’a dışsal, Hakk’ın şahsını müşahede edemeyiz. Sadece zuhur mertebesinde imanımız doğrultusunda müşahedemiz söz konusudur.

Anlatılanlar dahilinde Arabi ve Rabbani görüşleri arasındaki tartışıla gelen hususiyet mümkinatın, sıfat ve esmaların Hakk’ın aynı olduğu ya da olmadığı noktadadır. Mümkinat sıfat, esma ve ayetlerden bakıldığında bunlar için Hakk’ın aynı denilemez. Lakin Hakk’ın tavırlarıdırlar denilebilinir. Ve Hakk’ın tavırları ile şahsı müşahedede karıştırılmamalıdırlar. Ayrıca suretler üzerinden tartışmaktansa sıfat, esma, ayet ve mümkinat tavırlarında olan Hakk’ı fiilde müşahede etmek gerektiğinin anlayışına ermek yerinde olur. Yani suretlerde değil suretler üzerinden fiilde Hakk’ı müşahede etmek söz konusu olduğundan dolayı harekette tavırda olan Hakk’ı anlamak yerinde olur. Suretler dahi melâike hareketi ile vardır. Bu sebepten suretleri dahi tavırlar olarak görmek gerekir.

Rabbani, levh-i mahfuz ve miraç hadisesi yönü ile ayan-ı sabitelere bakmış olsa idi Arab’ye ayan-ı sabitelerin varoluşu noktasında eleştiride bulunmayacaktı. Sadece Arabi’nin ayan-ı sabiteleri Hakk’ın aynısı gibi görmesi doğrultusunda eleştirilerde bulunacaktı. Allah bizi fikirleri ile irşad eden her iki mubarekten de razıdır inşallah.

*Arabi’ye, suretlerin ayan-ı sabitelerin ayn’ı (görünen, fenomen) olarak katılmak mümkündür. Lakin mertebe mertebe suretleri ilahi tavırlarda halk eden Hakk’ın şahsının ayn’ıdır görüşüne katılmak söz konusu olamaz. Suretler Hakk’ın şahsının ayn’ı değil Hakk’ın şahsının tavırlarının ayn’ıdırlar. Bu görüşümüzden önceki bir çok fikirlerimizde Hz. Arabi ile her şey bir varlığın görünüş biçimleridir anlatımı üzeri hem fikir olmuş olsam da suretler ile Hakk’ın şahsını aynlar olarak ele almamak gerekir. Seyr-ü seferde Hz. Süleyman mertebesinin tecellilerinden olan âlemlerdeki suretlere, imanın vermiş olduğu müşahede hali üzeri salik, suretler üzerinden Hakk’ın zuhur düzeyinde, başlangıcı kendisi olarak veçhelenişine şahid olur. Bu seyirde suretler Hakk’ın ayn’ı değil Hakk kuluna verdiği iman doğrultusunda suretler üzerinden kendini melâike tavrında veçhelendirerek zuhurda müşahede ettirir. Kanaatim o ki bu seyire gelenler, bu seyrin sonucunda suretleri Hakk’ın ayn’ı olduğunun zannında bulunmuşlardır. Bunun dışında suretleri Hakkın kendisi olarak aynısı gibi görenlere ise Hz. İbrahin kıssasını okumalarını tavsiye etmek yerindedir. Anlatılanlar doğrultusunda suretleri Hakk’ın tavırları olarak görmek gerekir. Suretleri Hakk bilmektense Hakk’ı ilahlık tavırlarının tecellisinden ve süleymani hikmetin sonucu olan tasarruf melekesi üzeri kendimizde bulup suretlere hüküm verebilmeliyiz. Belki böylece suretlerin Hakk olmasından daha çok kendimizde ilahlık tavırlarında müşahede edebiliriz. Ve böylece suretleri varların varoluş hakkı olarak müşahede edebiliriz.

Sözlük

Razı

Hoşnut olmak ve hoşnutluğunda itâat etmek anlamını taşır. Tasavvufta razı olmak Hakk’tan razı olmak ve Hakk’ın kulundan azı olması için kullanılır. Kulun Hakk’ı...

Razı nedir?
Sözlük

Üçler

Üçler, zamanının manevi bilgi kaynaklarıdır; Okyanuslardan sorumludurlar....

Üçler nedir?
Sözlük

Kabz

Kabz tutma, sıkma anlamına gelir. Kulun dünyevi ve manevi dertlerinden dolayı acı, eziyet sonucu sıkıntıda göğsünün daralması hâline kabz denir. Kabz ayrıca hât...

Kabz nedir?
Sözlük

Teşbih

Teşbih, Hakk’ın şahsını değil, Hakk’ı sıfat, esma ve ayet tecellilerindeki fiillerinde tavırda bulunan şahıs varlık olarak müşahede etme seyrine denir. Teşbih e...

Teşbih nedir?
Sözlük

Mükâfat

Gayret ve mücahede sonucu kulun çalışmasına karşılık ihsan edilen nimet ve lütuflardır....

Mükâfat nedir?
Sözlük

Perde

Kulun yaratılışı icabı kulluk örtüsünde Hakk ile arasında nurdan ve zulmetten Hakk’a örtünmesine sebep çokluk seyrinin tamamına perde denir. Perdeler kulun kull...

Perde nedir?
Sözlük

Derya Kurmak

Erenlerin kâinattaki ay, ateş, su, resim veya parlak ve düz objeler üzerinden ilm-i havassta zikirleri üzeri irade ettiklerinin kader ve kazasını görmeye çalışm...

Derya Kurmak nedir?
Sözlük

Kanâat

Kanâat bir şeye kani olma yani inanma ve tatmin olma hâlidir. Düşüncede kanâat böyle iken yaşamda kanâat, kişinin rızkına razı oluşudur, yani kişinin rızkından ...

Kanâat nedir?
Sözlük

Kur’an

Bütün âlemlerin mertebeleri, hâlleri ve makamları ile zikredildiği, hak ile batılı birbirinden ayıran furkan oluşuyla hikmet üzeri okunan kitap olmasıyla insand...

Kur’an nedir?
Sözlük

Ebdal

Ebdal, abidden kinaye Hakk’a hizmetçi kula denir. Böylesi erenler derviş tabiatlı olup her an, Hakk’ın nurunun sevk edişi ile ihlasta Hakk’a hizmeti gözler ve ...

Ebdal nedir?